İmdat! Fren patladı!

26 Temmuz 2020 Pazar

Sevgili okurlarım, dünyanın öbür ucuna da gitseniz (bu salgın günlerinde Antalya’nın Kalkan ilçesinin koyları dünyanın bir ucu sayılır) ülkenizin freni patlamış bir araba gibi uçurumdan yuvarlandığını unutmanız mümkün değil. Çünkü gaddarca öldürülen kadınlarımızın solan gülümsemeleri, tecavüz edildiği için çığlıklar atarak ölen bir yavru köpeğin donuk gözleri, “Allahüekber” nidalarıyla Ayasofya’ya koşan tarikat militanlarının sokaklara yaydığı kin, denizin sonsuz maviliğinde bile canınızı yakıyor ve çaresizlik tüm güzellikleri usulca öldürüyor.

Korkunun lanetli yüzü.

Foto: Işıl Özgentürk

Ve sürekli bir Afgan filmi gelip beni buluyor. İranlı bir film ekibinin desteğiyle, gizlice Afganistan’da çekilen bu filmin adı Osama. Yönetmeni Siddiq Barmak. Osama küçücük bir Afgan kızı, on bir yaşında. İn gibi bir evde anneannesi, annesi ve o yaşıyorlar. Baba önce Rusların, ardından Amerikalıların işgal ettiği, daha sonra da dünyanın tüm gizli servislerince beslenen cihatçı Taliban örgütünün ellerine bırakılmış ülkenin, bitmeyen savaşlarından birinde ölmüş. Bir zamanların güzel ülkesi Afganistan’da artık kadınların çalışması, kız çocuklarının okula gitmesi, resim, heykel, tiyatro, müzik yasak! Kopkoyu bir karanlık bulut ülkenin üstüne çökmüş. Osama’nın evinde yiyecek yok, çaresizlik birbirlerine yaslanarak uyuyan üç Afgan kadınını ele geçirmiş. Sonunda anneanne bütün mitolojilerde var olan, “gökkuşağının altından geçersen her dileğin kabul olunur” söylencesine sığınıyor. Torununa rüyasında onun bir gökkuşağının altından geçtiğini ve erkek olduğunu söylüyor. Osama’ya babasından kalan yamalı bir pantolon ve beyaz kapalı bir gömlek giydiriyor, gür saçlarını kesip oğlan tıraşı yapıyor, tıraşlı kafaya da bir takke giydiriyor. Ve erkek Osama’yla anneannesi birlikte gene in gibi bir bakkal dükkânına gidiyorlar. Anneanne, yaşlı dükkân sahibine oğlanı çırak olarak alması için yalvarıyor, adam kabul ediyor. Osama işe başlıyor, ikinci gün eve bir karpuz götürüyor. Anneanne, anne ağlayarak ona sarılıyorlar.

Sonra ne mi oluyor, kente Taliban’ın bir emri geliyor, bütün oğlan çocukları bir din okulunda Kuran öğrenecekler. Osama da oğlanların arasına katılıyor. Ama çekingen, ama hep kenarda köşede, elinde sopası her an öğrencileri döven bir din hocası, Osama’dan kuşkulanıyor ve bir gün bahçede oğlan çocuklarına Osama’yı göstererek “Bu kız onu yakalayın!” diye emir veriyor. Osama koşuyor, oğlanlar arkasında ve birden önüne gelen kör bir kuyuya kendini atıyor. Herkes kuyuya bakarken Osama korkusundan renkli oluyor ve kirlenmiş pantolonuyla kuyudan çıkarılıp oğlanların küfürleri arasından bahçeden uzaklaşıyor.

Sonra ne mi oluyor, o artık cezalı ve satışa çıkıyor, altmış yaşlarında bir adam onu dördüncü eş olarak satın alıp evine götürüyor. Film, bir varilin içindeki suya dalıp çıkarak gusül aptesi alan 60 yaşındaki adamın görüntüsüyle bitiyor.

Şimdi bu film beni neden takip ediyor, düşündüm bu film bana geleceğimizin karanlık günlerinin bir imdat fişeği gibi geliyor. Ülkemiz hiç bu kadar vicdansız olmamıştı. Daha da olabilir. Kız kardeşlerim, kızım, dostlarım adına ilk kez korkuyorum. Ve bu korkumda yalnız değilim. Analar, babalar korkuyorlar. Çocukları ansızın ortalıktan kaybolup bir varilin içinde, parçalanmış halde bulunabilir, kadınlar korkuyor, kıskançlık krizi bahanesiyle bir baba çocuklarıyla birlikte uyuyan bir anneyi boğarak öldürebilir. Kızıl boynuzlarıyla görkemli dünyayı daha da görkemli kılan dağkeçileri patır patır vurulabilir, başını şefkatle okşadıkları köpekler tecavüze uğrayabilir.

Sünnet arabalarının arkalarına asılan “Sünnetimde attığım çığlıklar, attıracağım çığlıkların garantisidir!”, “Üzülmeyin kızlar gene büyür!” pankartları, “Kuşun kalkmış mı?” diye pipileri uluorta sergilenen, anasının, babasının “paşa oğullarının” ülkesinde, kadınları aşağılayan, “cennette erkeklerin sürekli ereksiyon halinde dolaşacaklarını, hurilerin her ilişkiden sonra tekrar bakire olacağını” söyleyen fetvaların eşliğinde her kadının, her genç kızın, her küçük çocuğun tecavüze uğrayıp öldürülmesi an meselesi.

Ben geçenlerde gözlerim açık bir rüya gördüm. Yüzlerce tarikat mensubu ellerinde palalar çok önceden verilmiş adreslere bir gece hücum ediyorlar. Tıpkı Kolombiya’da, Endonezya’da, Suriye’de olduğu gibi ve binlerce insan bir gecede öldürülüyor. Dehşet içinde kendimi çimdikledim, rüya mı anlattıkların “biz de böyle bir şey olmaz” deyip beni yatıştırmaya çalıştılar. 2. Dünya Savaşı öncesi sosyal demokratlar Hitler’i ve Nazileri küçümsediler, dünyanın başına büyük bir felaket geldi. İran’da komünistler muhafazakârları kafa kola alırız diyerek Şahı devirmek için onlarla işbirliği yaptılar, bir gecede binlerce komünist öldürüldü. Yugoslavya’da “Biz Avrupa’nın göbeğindeyiz, kimse bir iç savaşa izin vermez” dediler, yıllarca kardeş kardeşi öldürdü. Bizdeki bu özgüven nereden geliyor? Ülke, artık değerleri olan, ahlakı olan, vicdanı olan bir ülke değil. Artık korkunun egemen olduğu bir mafya ülkesi. Sussam iyi olacak. 3 darbeden emekli ben bile korkuyorsam, işler kötü demektir.


Yazarın Son Yazıları

Koronayla söyleşi (3) 13 Eylül 2020
Alkollüydüm abi! 23 Ağustos 2020
İmdat! Fren patladı! 26 Temmuz 2020
Virüsle söyleşi (2) 19 Temmuz 2020
İmdat, Z kuşağı! 5 Temmuz 2020
İhtiyarlara yer yok! 28 Haziran 2020