Miyase İlknur

Kırım, Soçi, Astana danalar girdi bostana

08 Şubat 2020 Cumartesi

Suriye sahasında Türkiye’nin yaşadığı gerilimlerin biri bitip biri başlıyor. Bu gerilimlerle birlikte müteffiklerimiz ve hasımlarımız da sık sık yer değiştiriyor. Ekranlara çıkan uzmanlarımızın sözüm ona kamuoyunu aydınlatma adına anlattıkları genelde, “Bilmem hangi köy rejim güçlerinin eline geçerse biz de falanca köyün kuzeybatısında gözlem kulesi kurarız, filanca köy HTŞ tarafından kontrol edildiğinde rejim güçleri güneybatı bölgesine açılan falanca numaralı otoban üzerinden bir kavis çizerek bilmem kaç numaralı gözlem noktasını ortaya alır......” şeklinde oluyor.

Maşallah hükümetimizin müthiş Suriye politikası sayesinde sadece şehirlerin, kasabaların ve otobanların değil, köylerin bile adını ezberledik. İyi de bütün bunları ezber etmemizin bize faydası ne?

Daha doğrusu İdlib’deki varlığımızın ülkemiz adına hangi çıkarlara hizmet ettiğini anlayan var mı? İster filanca köy rejim güçlerinin eline geçsin ister rejim karşıtlarının. Bize ne? Tam tersine rejim karşıtlarının eline geçmesi demek Ortadoğu planlarını uygulama konusunda ABD’nin önünü açar. Eğer isteğimiz ve amacımız bu ise o zaman ne diye Barış Pınarı Harekâtı’na girişip şehitler verdik ki... Bıraksaydık ABD kafasındaki planı uygulasaydı.

Ama olur mu canım, bizim oradaki varlığımız Barış Pınarı Harekâtı’yla kontrol ettiğimiz alanı korumamız için gerekli” diyecekler, şu sorunun da yanıtını vermeli.

Eğer biz, Barış Pınarı ve Afrin’de kontrol ettiğimiz bölgeleri korumak için İdlib’e müdahil oluyorsak o zaman ABD ve AB’nin de bu işe müdahil olmasını neden istiyoruz? Hem ABD, hem AB, Barış Pınarı ve Afrin harekâtına en sert tepkiyi vermedi mi?

Yok eğer “Suriye’de bizim de hakim olduğumuz bir alan olmalı” niyetiyle hareket ediyorsak Suriye’nin toprak bütünlüğünü kabul ettiğimize dair açıklamalarımız bir kandırmacadan ibaret. 

Geçen hafta 8 şehit verdiğimiz İdlib konusunda NATO’dan yardım istediğimizi duyunca ister istemez aklımıza Libya’nın parçalanması geliyor. Libya’ya da NATO’nun müdahalesini savunmuştuk. Sonrası malum. O müdahale sonrasında kucağımızda Doğu Akdeniz ve Libya krizini bulduk. Libya parçalanmayıp Suriye’nin parçalanmasına yönelik harekâtlar başlayınca elimizdeki tuzlukla koşturmasaydık o günlerde iyi ilişkilerimizin bulunduğu bu iki ülkeyle Doğu Akdeniz’in en büyük paydaşı biz olacaktık.

Soçi anlaşmasıyla üstlendiğimiz taahhütlerin hangisini yerine getirdik ki, anlaşmanın karşı tarafından da taahhütleri bekliyoruz. Hem BM’nin terör listesinde olanlara, kontrol edemeyeceğimiz ÖSO’ya kefil olmak, onları silahsızlandırmak ve radikaliyle ılımlısını ayırmak neden bizim görevimiz olsun. Biz onların hamisi, BM’nin de bölge mümessili miyiz?

“Öyle demeyin onlar Afrin ve Barış Pınarı’nda canla başla çalıştı ve cephede öncü kuvvet olarak savaştıkları için Mehmetçiğimiz daha az zayiat verdi” deniyor ya, işte bunu anlamak mümkün değil. Bu mantıkla hareket ettiğinizde ÖSO’nun bize verdiği hizmetin aynısını PYD de ABD’ye veriyor. O zaman ABD’ye kızma hakkımız da yok demektir.

Oraya sığınmış radikali, ılımlısı elinde silah olan bin türlü grup sürekli saf değiştirirken ve istihbarat güçlerine bedeli mukabilinde hizmet verirken Türk askerini yok yere ateşe atmanın mantığı, izanı ve izahı var mı?

Rejimin operasyonları sonucu sınırımıza yığılma olmasını önlemek istiyorsak bunun rejimle aracısız diyalog kurmanın dışında bir yolu yoktur. Unutmayalım ki hiçbir rejim, topraklarında kendisine karşı silahlı mücadele eden grupların varlığını görmezden gelemez. Ancak silahlarını bıraktıktan sonra onlara yönelik bir operasyon olursa dünya kamuoyuna ayağa kalkması için çağrılar yapılabilir.

ÖSO diye eğitip donattığımız ve maaşlarını ödediğimiz rejim muhalifleri bizim de terörist olarak kabul ettiğimiz HTŞ ile birlikte rejim muhaliflerine ve Rus askerlerine saldırı düzenliyor. Kontrol edemeyeceğimiz daha başından beri belli olan bu lejyoner ve radikal grubu şimdi de Libya’ya gönderdik. Yarın Hafter daha fazla para verdiğinde onların safına geçmeyeceği ve bizim verdiğimiz silahları satmayacaklarının garantisi var mı?

Bunun en önemli örneği Milli Mücadele de Çerkez Ethem olayıdır. Düzenli ordunun henüz kuralamadığı ilk günlerinde Ethem, Demirci ve Gökçen efeler gibi gruplardan yararlanıldı. O günlerde bu bir zorunluluktu. Ama sonradan asayişsizlikleri nedeniyle mücadeleye zarar verilince, tasfiye edildiler. Sonra ne oldu? Ethem ve adamları düşmanın safına geçtiler. 

Tarihten hiç ders alınmamış demek ki?

Bu sorunlar yetmezmiş gibi bir de Kırım meselesi çıktı. Kırım’ın Rusya tarafından ilhakının üzerinden 6 yıl geçmiş, biz o günlerde gıkımızı çıkarmamış şimdi onların da hamiliğine soyunuyoruz. Kırım Konseyi de dün açıklama yaparak “Sizin himayenize ihtiyacımız yok” demesin mi?

Hadi buyrun bakalım. 


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Altın vuruş 23 Ekim 2021
Horoz sesi 25 Eylül 2021