Çağlayan’da adaleti beklerken

26 Mart 2016 Cumartesi

Bir yanda Can Dündar ve Erdem Gül’ün savunması adına hukuk dilini konuşan ve hukuk dilini kullanan avukatlar… Anayasaya ve yasalara atıf yapıyorlar. Yeni savcı Evliya Çalışkan’ın bundan böyle davanın kapalı görülmesi için yaptığı talebin hukuka aykırılığını ve hukuk dışılığını anlatıyorlar…
Geniş olarak kamuya mal olan MİT TIR’ları davasının kapalı görülmesi için şartların bulunmadığından dem vuruyorlar; aleni yargılamanın hem adalete güvenin tesisi açısından elzem olduğundan bahsediyor; hem adil yargılama için olmazsa olmaz olduğuna değiniyorlar… AİHM’nin benzeri davalarda aldığı geçmiş kararlara göndermede bulunuyorlar.

Gizli soruşturma, açık duruşma ihlali
Hukukta kural olarak soruşturma gizlidir, duruşma açıktır. Bu davada soruşturma (medyada yargısız infaz üzerinden) açık yürütülüyor; duruşmanın kapalı yapılması isteniyor. Bunun hakka hukuka uyan bir tarafı yok. Bu hukuk dışı müdahalelerin olduğu bir ortamda adil yargılama için en önemli dayanaklardan biri aleni yargılamadır. Aksi bir hukuk cinayeti olur!” diyorlar.
Erdoğan ve MİT’i temsilen duruşmaya katılan avukatların, mahkeme salonunda “müdahil” sıfatıyla bulunup bulunamayacaklarını sorguluyorlar…
Cumhurbaşkanı’nın anayasada açık biçimde tanımlanmış “mahkemelere ve hâkimlere müdahil olamaz” hükmüne rağmen gerek davaya ilişkin yaptığı açıklamalar, gerek avukatı yoluyla duruşma salonunda “müdahil sıfatıyla” temsil edilmesinin hukukla bağdaşır yanı olmadığına vurguda bulunuyorlar. Cumhurbaşkanı’nın, Dündar ve Gül’ün Silivri’den salınmasıyla sonuçlanan tarihi “basın özgürlüğü ihlali” kararı karşısında; “Anayasa Mahkemesi’nin kararını kabul etmiyorum. Karara uymuyorum. Saygı da duymuyorum. Bu beraat değil, tahliye kararıydı. (Ağır ceza) o karara direnebilirdi. O zaman AİHM’ye gidilecekti. AİHM’de alınacak netice de belliydi!” sözlerinin özetle güçler ayrılığının hiçe sayılması demek olduğunu gündeme getiriyorlar.
Bu doğrultuda uzayıp giden tümüyle “hukuk devleti” ve “hukuk” temelli argümanlar karşısında iddia makamı ne diyecek diye bakıyoruz. Yeni atanan savcı, hafifçe kaykılmış şekilde oturduğu kürsüden doğrulup da mikrofona uzanırken ağzından yalnız “FETÖ” ve “paralel devlet yapılanması” minvali sözler, kalıplar çıkıyor.

Hukuka karşı ‘güç dili’
Başka deyişle bir taraf yalnız “hukuk” ve “hukuk devleti” kavramları ile konuşurken…
Diğer taraf sade “güç” dilini ve “siyasi iktidarın” propaganda araçlarına dönüşen kalıpları söylemleri kullanıyor.
Bu aleni “güç” ve “siyaset dili”/propagandası karşısında “hukuk dili” nasıl ayakta kalacak? Ve kendisini nasıl savunacak?
Bu iki farklı dil arasından nasıl bir adalet çıkacak? Ya da çıkabilecek mi?
Can Dündar ve Erdem Gül davası için bulunduğum 14. Ağır Ceza Mahkemesi salonunda dün sade bu soruyu ve farklı iki gezegen gibi duran taraflar arasındaki bu uçurumu düşündüm. Saat 10’daki duruşma, avukatların bütün itirazlara rağmen öğlen “gizli duruşma” kararıyla tatil edildi. İzleyicilerin salondan çıkarılması ardından Çağlayan’daki kaygılı bekleyişimiz saatler sürdü. Nihayet öğleden sonra 4’te, altı saatlik bir perişanlığın ardından davanın gelecek hafta aynı güne 1 Nisan’a ertelendiğini öğrendik.
Bu artık yalnız bir “Can Dündar ve Erdem Gül davası” değil. Ondan çok fazla bir şey…
Türkiye’nin açık biçimde bir “hukuk devleti” olarak ayakta kalıp kalamayacağının davası. O nedenle “hukuk devletine” önem veren tüm hukukçuların ve baroların ilgiyle ve çok yakından izlemesi gereken bir dava bu.
Türkiye’de 79 baro var.
Çağlayan’da dün yalnız Adana, Osmaniye, Gaziantep, Mersin, Hatay, Diyarbakır, Bursa barolarını temsil eden avukatları gördüm.
Umarım 1 Nisan’da barolardan da hukukçulardan da daha geniş bir yelpazeyle katılım olur.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Koronayla dans 18 Haziran 2020