Aileden algoritmaya - Altan Kar
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

Aileden algoritmaya - Altan Kar

12.05.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Bu metin, günümüzün “büyük öteki”sine dönüşen o görünmez ama her yerde olan algoritmik düzenin, yaşamımızı nasıl sessizce dönüştürdüğünü anlamaya yönelik bir çabadır. Ve ironik bir şekilde, neredeyse “her şeyi bilen” sözde Tanrı yapay zekâ ile birlikte yazıldı.

Jacques Lacan’ın “büyük öteki” dediği şey, bir zamanlar bize neyin doğru, neyin yanlış olduğunu söyleyen; sınır çizen, anlam veren bir çerçeveydi. Din, devlet, gelenek... Hepsi bu görünmez omurgayı ayakta tutuyordu.

Sonra bir şey oldu. O omurganın aslında sandığımız kadar sağlam olmadığını fark ettik. Ve belki de ilk kez, “Gerçekten kim söylüyor bize neyin doğru olduğunu” sorusuyla baş başa kaldık. İşte o anda yalnızca otorite değil, anlamın kendisi de sarsıldı.

ŞİDDET NORMALLEŞİRSE

Bugün yaşadığımız şey tam olarak bu sarsıntının yankısı. Evet, ekranlara daha çok bakıyor, daha uzun süreler ekranı kaydırıyoruz. Ama sorun yalnızca zaman değil. Sorun, o ekranların bize ne gösterdiği; daha doğrusu neyi normalleştirdiği...

Bir zamanlar insanı durduran, içini sıkan, “bu olmamalı” dedirten şiddet, bugün akışın içinde bir görüntü, bir kesit, bir “içerik” artık. Geçip gidiyoruz. Durmuyoruz bile.

Ve belki de en rahatsız edici olan şu: Buna alışıyoruz. Ama suç yalnızca algoritmaların değil. Çünkü aynı ekranlara biz de bakıyoruz. Aynı içerikleri biz de tüketiyoruz. Hatta çoğu zaman, yorgunluktan ya da çaresizlikten, çocukları o ekranların içine biz bırakıyoruz. Biraz sessizlik, biraz nefes alacak alan için...

Böylece temas yavaş yavaş kayboluyor. Sosyal medyada şiddet artık parçalı, hızlı ve tuhaf bir şekilde estetik. Sürekli karşımıza çıkıyor ama hiçbir zaman tam olarak “orada” değil. Bu yüzden de ağır gelmiyor. Arka planda bir gürültü gibi akıyor.

Gençler bu gürültüye karşı kendilerini korumayı öğreniyor. Hissetmemeyi... Ya da gülerek geçmeyi. Ama o gülüş masum değil. Çünkü mizah burada bir kaçış değil, bir mesafe. “Ciddiye almıyorum” demenin bir yolu. Ama aynı anda o şeyi yaymanın da...

Bir süre sonra şiddetle aramızda bir boşluk oluşuyor. Görüyor ama hissetmiyoruz. Biliyoruz ama dokunmuyoruz.

Mağdur silikleşiyor. Fail ise neredeyse bir karaktere dönüşüyor. Estetik, ilginç, hatta bazen “cool”... Ve algoritmalar bunu ödüllendiriyor. Çünkü onlar için önemli olan tek şey şu: Dikkat.

Ne kadar bakıyoruz, ne kadar duruyoruz, ne kadar paylaşıyoruz...

Böylece fark etmeden şu mesajı alıyoruz: “Bunu anlarsan buraya aitsin”, “Ciddiye alma”, “Hissetme”. Empati yavaşça geri çekiliyor. Bu yalnızca bireysel bir mesele değil. Aynı zamanda derin bir toplumsal kırılma. Çünkü çocuklar yalnızca içerikle değil, o içerikle kurdukları mesafe biçimiyle büyüyor.

Son yıllarda artan “true crime (gerçek suç)” anlatıları da bunu besliyor. Suç artık bir trajedi değil; bir hikâye. Şiddet bir yara değil; bir tür.

Peki neden şimdi? Çünkü gelecek belirsiz. Çünkü insanlar kendini güvende hissetmiyor. Çünkü sistemlere olan inanç zayıflıyor. Böyle zamanlarda mizah bir sığınak olur. Ama her sığınak aynı zamanda bir uzaklaşmadır. Bedeli ise ağır: Daha az empati, daha fazla kayıtsızlık.

Bir zamanlar şiddet bizi sarsardı. Şimdi yalnızca akıp gidiyor. Bu, Jacques Lacan’ın sözünü ettiği “büyük öteki”nin çözülmesinin en görünür hali. Çünkü eğer güçlü bir sınır olsaydı, bu kadar kolay silinmezdi.

SAĞLIKLI ÖZNELLİK

Peki şimdi o boşlukta ne var? Belki de yalnızca akış. Eğilimler, algoritmalar, kalabalıklar...

Bize neyin önemli olduğunu artık onlar söylüyor. Ama bir farkla: Onlar anlam vermez, yalnızca dolaşıma sokar. Bu yüzden bugün gençlerin hissettiği kaygı yalnızca gelecek kaygısı değil. Daha derin bir soru var: “Ben neredeyim?”

Sınırlar silikleştiğinde, seçenekler sonsuzlaştığında, insan yönünü yitirir. Artık yasaklar değil, sınırsızlık yoruyor.

Yeni koşullarda “sağlıklı öznellik” başka bir yerden kurulmak zorunda. Bu, ne tamamen sisteme teslim olmak ne de ondan tamamen kopmak. Asıl mesele, görünürlük, arzu ve anlam arasında mesafe kurabilen bir denge geliştirebilmek.

Bu yüzden mesele teknoloji değil sadece. Sorun, yeniden temas kurabilmek: Gerçekle, birbirimizle, kendimizle...

Ve belki de mesele en sonunda şudur: Hiçbir algoritma, bir insanın başka bir insana gerçekten temas etmesinin yerini tutamaz.

PROF.  DR. ALTAN KAR

YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ ELEKTRONİK TİCARET VE YÖNETİMİ BÖLÜMÜ BAŞKANI