Adalet olmayınca devlet büyük bir çeteden başka nedir ki?
Augustinus (354-430)
Asıl adı Domenico Scandella’ydı; ancak Menocchio olarak bilinirdi. 1532’de, İtalya’nın bir dağ köyünde doğmuştu. Değirmenciydi. Okuduklarından ve duyduklarından yola çıkarak kendine özgü bir dünya görüşü geliştirmiş, bu düşüncelerini açıkça dile getirmişti.
Carlo Ginzburg, “Peynir ve Kurtlar” isimli kitabında, 16. yüzyılın sonlarında Engizisyon tarafından yargılanan bu değirmencinin hikâyesini anlatır. Kitap, mikrotarih çalışmalarının en bilinen örneklerinden biri olarak, tek bir insanın düşünceleri ve yargılanma süreci üzerinden bir dönemin zihniyetini görünür kılar. Menocchio’ya göre Tanrı, Kutsal Ruh’u; Türk, Hristiyan, Yahudi, “sapkın” (heretik) ayrımı gözetmeksizin herkese vermiştir. Çünkü onun gözünde hepsi değerlidir. Kilise’nin kanun ve emirlerinin hepsinin aslında ticaret olduğunu, İncil’in bir kısmının Havariler tarafından uydurulduğunu ve vaftizin insan ürünü bir ritüel olduğunu söyleyen Menocchio, dünyayı “peynir gibi kesilen ve içinden kurtlar çıkan” bir varlık olarak tasavvur eder.
Engizisyon’un kıskacındaki bir çağda, böylesi fikirler çok tehlikelidir. Nitekim 28 Eylül 1583 tarihinde Engizisyon’a ihbar edilir. Hemen bir ön soruşturma başlatılır. Bu kapsamda önce şüphelinin çevresinden ifadeler toplanır ve gizli bir soruşturma başlar. Köyün içinde dolaşan sessiz tanıklar, komşuların fısıltıyla verdiği ifadeler, değirmencinin okuduğu kitapların ve kurduğu temasların incelenmesi sayesinde daha sorgu başlamadan yargıçlar, Menocchio hakkında bilgi sahibi olurlar. Ve asıl mahkeme süreci ondan sonra başlar. Kilise yargıçlarının yanına, süreci izlemek üzere bir laik görevli de eklenir. İlk yargılamada suçlu bulunarak hapsedilen Menocchio, yazdığı merhamet dilekçesi üzerine bir süre sonra serbest bırakılır; ancak aynı düşünceleri dillendirmeyi sürdürdüğü için yeniden yargılanır ve 1599’da “sapkın” ilan edilerek idam edilir. Dikkat çekici olan, yargılamanın daha sorgu başlamadan önce yürütülen kapsamlı bir ön soruşturma sürecine dayanması ve davaya laik bir görevlinin de eşlik etmesidir.
Engizisyon kuşkusuz acımasızdı; ama neyle mücadele ettiğini biliyordu; yargıladığı şey, doğru ya da yanlış, ortadaydı; biliniyor, görülüyordu. Bugünse sanki bir tersine dönüşle karşı karşıyayız; kimi zaman önce insanlar tutuklanıyor, ardından suça uygun gerekçeler oluşturuluyor. Neyle suçlandığını bilmeyen insanlar, neyin suç olduğunu kestiremeyen bir toplum ve giderek sorgulamaktan vazgeçen, sıranın her an kendisine gelebileceğini bildiği halde örgütlenemeyen bir suskunluk…
Aylar, yıllar süren tutukluluklar…
Henüz hüküm yokken infaza dönüşen süreçler…
Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’nın yıllara yayılan tutukluluğu, AİHM kararlarının yok sayılması, Gezi Davası kapsamında verilen ağır cezalar ve Can Atalay hakkında AYM kararına uyulmaması; hem uzun tutukluluğun fiilen cezaya dönüştüğünü hem de üst yargı kararlarının dahi kişilerin hak ihlalini gidermeye yetmediğini gösteriyor. Ekrem İmamoğlu’nun izaha muhtaç gerekçelere dayandırılan tutukluluğu ve HDP ile CHP’li belediyelere yönelen suçlamaların, en son Ataşehir Belediyesi’ne uzanan tutuklamalarla genişlemesi ise bu çizginin güncel görünümünü ortaya koyuyor. Bütün bunlar, yargının hukuki bir tartışma alanından uzaklaşıp siyasi dinamiklerle şekillenen bir sürece kaydığı ve o noktada adalet dağıtan bir mekanizma olmaktan çıkarak bir meşrulaştırma aracına dönüştüğü izlenimini veriyor.
Böyle bir tabloda; tarih, özellikle mikrotarih, yalnızca geçmişi anlamak için değil, bugünü görmek için de gereklidir. Ancak görmek yetmez; örgütlenmek de gerekir. Bu nedenle “Peynir ve Kurtlar” gibi, Henry David Thoreau’nun “Sivil İtaatsizlik”i de tekrar tekrar okunmalıdır ki görmek, eyleme dönüşebilsin.
---
Yazıya katkılarından ötürü Süleyman Mazlum’a teşekkür ederim.
PROF. DR. OKAN TOYGAR