Her toplumun kendi yapısına uygun olarak kutsal olarak kabul ettikleri değerler olduğu gibi kendilerinin kutsallaştırdığı değerler de vardır. Kutsal değerler genellikle dini değerler olurken kutsallaştırılmış değerler ise ağırlıklı olarak toplumu yöneten siyasi otoritenin kendini meşru göstermek için başvurduğu değerlerdir. Kutsallaştırılmış değerler olduğu gibi, kutsallaştırılmış kişiler de vardır. Diğer bir deyişle, topluma sözünü dinletmek isteyen bir siyasi kişilik kutsallık maskesi altında kendini meşrulaştırabilir.
Tarihte çok sıklıkla rastladığımız bir durumdur bu: Eski Mısır’da kendisinin Tanrı olduğunu savını topluma kabul ettiren firavunlardan, dini değerleri temsil ettiklerini söyleyerek aslında köleliği meşrulaştıran ortaçağ kilise rahipleri ve daha birçok lider… Osmanlı padişahı II. Abdülhamit özellikle Kırım’ı kaybettikten sonra halifeliği modern siyasetin en önemli öğesi haline getirmişti. Hitler, Nürnberg’de yaptırdığı kubbe şeklindeki binanın tavanının orta noktasında camla kaplı bir delik bırakmıştı ve konuşma yapacağı kürsüyü bu camdan gelecek güneş ışığının tam merkezine yerleştirmişti. Amacı, kendisinin gökten gelen bir kutsallığa sahip olduğuna halka inandırmaktı. Günümüz Türkiye’sinde de bu örneklere sıklıkla karşılaşmaktayız.
MODERN ÇAĞ, TEOKRATİK SAVAŞ
Kutsal olduğu varsayılan bir amaç için yapılan savaşlar tarihin çok kere tanık olduğu bir olgudur.
Papa İkinci Urbanus’un çağrısıyla başlayan ortaçağın en uzun soluklu “kutsal savaş” serisi olan Haçlı Seferlerinin temel amacı, Hıristiyanlık için kutsal sayılan Kudüs’ü Müslümanların elinden almaktı. Katılanlara “günahların affı” sözü verilmiş ve bu savaşlar Tanrı adına yapılan bir görev (Deus vult/ Tanrı böyle istiyor) olarak nitelendirilmiştir. Müslümanların varlık mücadelesi ve inançlarını koruma amacıyla yaptıkları ilk büyük savaşlar olan Bedir, Uhud ve Hendek savaşları, Osmanlı İmparatorluğu’nun “İlayi Kelimetullah” (Allah’ın adını yüceltmek) ülküsüyle Batı’ya doğru yaptığı fetihler, İslam hukukunda kutsal bir görev (gaza) olarak kabul edilmiştir.
Rekonkista (yeniden fetih), İber Yarımadası’ndaki (İspanya ve Portekiz) Hıristiyan krallıkların, yaklaşık 800 yıl süren bir mücadeleyle bölgeyi Müslüman Endülüs devletlerinden geri alma sürecidir. Bu süreç, Hristiyan dünyası için “dini bir temizlik ve geri dönüş mücadelesi” olarak kutsallaştırılmıştır.
Avrupa’da Katolikler ve Protestanlar arasında başlayan Otuz Yıl Savaşları (1618-1648), tarihin en kanlı mezhep savaşlarından biridir. Başlangıçta tamamen dini bir mahiyet taşıyan ve “doğru inancı” savunma iddiasıyla yürütülen bu süreç, zamanla siyasi bir güç mücadelesine dönüşmüştür.
Çin’de gerçekleşen Taiping isyanı (1850-1864), kendisini “İsa’nın kardeşi” ilan eden Hung Hsiuchuan liderliğindeki bir grubun, “göklerin büyük barış krallığı”nı kurmak için başlattığı dini içerikli bir iç savaştır. On milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan bu mücadele, modern tarihin en büyük teokratik isyanlarından biridir.
HEM DİNİ HEM SİYASİ
Son olarak da şu anda İsrail ve İran arasındaki savaşı örnek gösterebiliriz. İsrail siyasetinde özellikle aşırı sağcı kanatta yer alan bazı bakan ve milletvekilleri, “Arz-ı Mev’ud” (Vaat Edilmiş Topraklar) veya “Büyük İsrail” (Eretz Yisrael Hashlema) kavramlarını hem dini hem de siyasi bir hedef olarak dile getirmektedir. Bu iddialar genellikle Tevrat’taki bazı bölümlere (örneğin Tekvin 15:18; “Nil’den Fırat’a kadar”) dayandırılmakta ve güncel haritalar üzerinden savunulmaktadır.
İran İslam Cumhuriyeti ise , İsrail ile olan mücadelesini hem anayasal hem de dini bir çerçeveye oturtarak resmen “cihat” ve “mukaddes savunma” kavramlarıyla tanımlamaktadır. İran yönetimi için bu savaş, yalnızca toprak bazlı bir anlaşmazlık değil, “hak ile batılın” mücadelesi olarak görülen ideolojik bir görevdir.
İran’ın bu konuya bakışını şekillendiren temel unsurlar şunlardır: Şii fıkhına göre İslam toprakları saldırıya uğradığında veya işgal edildiğinde yapılan savunma, “savunma cihadı” olarak kabul edilir ve bu, her Müslüman üzerine vacip (dini yükümlülük) bir görev olarak kabul edilir.
Atatürk ise savaş konusuna kutsallık penceresinden bakmayarak düşüncelerini şöyle ifade ediyordu: “Mutlaka şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş zorunlu ve hayati olmalı. Hakiki düşüncem şudur: Ulusu savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım. Öldürenlere karşı ‘Ölmeyeceğiz!’ diye savaşa girebiliriz. Lakin vatan savunması söz konusu olmadıkça savaş bir cinayettir.”
ABDULLAH KEHALE
Tarihçi, öğretim üyesi