Olaylar Ve Görüşler

Yaşar Kemal’e Ağıt

04 Mart 2015 Çarşamba

Ay tutuldu sen ölüncek ‘Bir Çukurova ağıdından’

Yaşar’ı son görmem 5 yıl evvel oldu. Bilkent’e Yaşar Kemal için bir konuşma yapmıştım. Yaşar Kemal de oradaydı. Konuşmamın sonunda demiştim ki: “Sevgili Yaşar aynı tarihte doğmuşuz. Beni yalnız bırakıp daha evvel gitmek yok, eşte bile peşte bile”... Dün, televizyonda gördüm. Gitmiş.

1940’lı yıllar, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde öğrenciyim. Bir gün Hergele Meydanı’ndaki Kırşehir hanına Çukurova’dan bir delikanlı düştü. Bu hanın bir odasında 5, 6 arkadaş yatardı.

Bir gariban gelince odaya bir şilte daha atılır, bir zaman orada konuk edilirdi. Yaşar için de yere bir şilte atılmış. Bir gün gittim, Yaşar şiltenin üstüne oturmuş, önünde gazete rulolarından arta kalan, atılmış, işe yaramaz kâğıtlar. Arkadaşlara, “Bakın” diyor “bir hikâye yazdım, bakın okuyum.” Arkadaşlar ciddiye almıyor.

Günün birinde bu Kemal Göğceli, odaya daldı, şiltenin üstüne bir tomar banknot attı. “Buna para derler, bu akşam hepiniz bendensiniz, haydi şaraba ve lokantaya”. Şaşırdık, Bol Kepçe lokantasına gittik. Zehir gibi acı birer bardak şarap içtikten sonra yemekleri ısmarladık: Pilav üstü kuru. Meğer Yaşar, derlediği Çukurova ağıtlarını Dil Kurumu’na iyi bir para ile satmış. Hovardalık oradan geliyormuş... Biz koptuk, Yaşar İstanbul’a gitti, ben Ankara’da kaldım.

 

Yaşar Kemal’e şifreli telgraf

1960 yılında Yaşar, benim hayatıma bir daha girdi. Amerika’ya davet edilmiştim. Milli Emniyet yurtdışına çıkmamı tehlikeli buluyor, pasaport vermiyordu. Büyük bır suçum vardı. Komünist olarak tanınan Yaşar Kemal’e “çın çın” diye şifreli bir telgraf çekmiştim. Ama şifre çözülememişti. Gerçekten Yaşar’a Çukurova’dan bir telgraf çekmiştik Fikret Otyam’la “Sevgili Yaşar Çukurova’da nereye gitsek sesin kulaklarımızda çın çın ötüyor”. İyi ki şifre çözülememişti. Sevgili Otyam da hastanede, ona selam ederim. Umarım bu yazımı okur.

 

Yaşar’ın türküsü

Ben Amerika’ya gittim. İyili kötülü yıllar birbirini kovaladı. Yaşar’ı bu sefer New York’ta buldum. Orada “Edebiyatta Ortadoğu ve Ortadoğu’da edebiyat” adlı bir konferansa katılmıştık. Yaşar’ı otelin bir salonunda gördüm. Çevresini genç kızlar almıştı. Yaşar her gelen Amerikalı kıza sarılıyor, “Hove are you’sun bacı” diyormuş. Kızlar her iki anlamda da iri bu Türkiyeli yazarın çevresinden ayrılmıyordu. Resim çektiren çektirene…

Sıram gelince ben, “Halk edebiyatımızda protesto geleneği” konulu konuşmamı yaptım. Ali İzzet’in “Bir Allah’ı tanıyalım, ayrı ayrı bu din nedir” şiirini okuyordum. Talat Halman konuşmamı kesti, “Bu türküyü Yaşar Kemal çok iyi söyler rica ediyoruz” deyiverdi. Yaşar oturduğu sıradan, ayağa kalktı ve başladı, “Bir Allah’ı tanıyalım”. Mikrofonun başından ben de katıldım. Konferansa gelen Türkler de katıldı. Acayip seslerden oluşan bir koro. Bilimsel bir konferansta görülmemiş bir şeydi bu.

 

Halk adamı Yaşar

Yıllar birbirini kovaladı. Benim Türkiye’ye dönmemde bir sakınca kalmadı. Her gelişimde Yaşar’a uğrardım. Yaşar’la Kapalıçarşı’dan indiklerimizi hatırlıyorum. Hangi dükkânın önünden geçsek “Buyur Yaşar Abi, bir çayımızı iç” diyorlardı. Büyük yazarın burnu yukarıda olur. Yaşar, ölene kadar halk adamı olarak kaldı. Bir seferinde Tarabya’da yeni açılan pek lüks bir balıkçıya gittik. Yedik, içtik... Hesabı istedik. Biraz sonra lokanta sahibi geldi, “Müessesemizden olsun Yaşar Abi” deyiverdi. Ben de, “Yahu Kocaoğlan” dedim, “Seninle her gün balık yiyelim”.

 

Yaşar Kemal’in arkadaşı olmak

Yaşar’ın mahkemeye düştüğünü ve bir beyanatı için iki yıl hapis cezası aldığını hatırlıyorum. Amerika’daydım, Türkçe ve Türk edebiyatı okutan7-8 kadar profesörden imzalar topladım. Demirel başbakandı. Ona şöyle bir mektup gönderdim: “Bizler Amerika’da Yaşar Kemal’in eserlerini öğrencilerimize okutuyoruz. Onun bir konuşması nedeni ile hapse girmesini öğrencilerimize nasıl izah edeceğiz?” Demirel cevap verdi: “Yaşar Kemal’in hapisle cezalanmasından biz de çok üzüldük. Ne yapalım ki kanun küçük adam, büyük adam ayırmıyor, Herkese eşit uygulanıyor. Zaten cezası da tehir edildi.” Van Üniversitesi’nde hocalık yaparken Yaşar Kemal’i birkaç defa davet ettim, “Köyüne beraber gidelim” dedim. Kürtlerin yapacağı bir büyük nümayişle karşılanmaktan korkuyordu. Devir PKK’nin terör estirdiği yıllardı ve Yaşar’ın Kürtlüğü de vardı. Ben köyüne yalnız gittim, geceyi muhtarın evinde geçirdim. Yaşar Kemal’in arkadaşı olmak beni daha saygın kılmıştı.

 

Toprak seni incitmesin

Sevgili Yaşar! Sana ölüm arkasından edilen sıradan sözler etmeyeceğim. “Nur içinde yat” derler. Mezarına nur yağacağına inanmıyorum. Ama inanıyorum ki, seni okumakta devam edecek olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk, Kürt, Çerkez, Laz ve de dünyadaki 72 milletin sevgisi, senin mezarını her zaman ışıklar içinde tutacak, her yıl binlerce insan tarafından ziyaret edileceksin. Bence nur yağması budur.

Unutulmayacaksın. Toprak seni incitmesin sevgili Yaşar Kemal.

------------------------------------------------------------------------------------------

Prof. Dr. İLHAN BAŞGÖZ

 

 

 

 

Kadıköy’e Caminin Düşündürdükleri

Kadıköy’de vapur iskelesinin uzantısında bulunan açık alana bir cami yapılması gündeme düştü. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın istemi üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı oraya bir cami ile birlikte bir külliye yapmayı planlıyormuş. Konuyu bazı saptamalar yaparak inceleyelim.

 

Yeşil fakiri İstanbul

Daha önce de Göztepe Parkı’na bir cami yapılması konusu uzun tartışmalara neden olmuş, sonunda o girişimden vazgeçilmişti. Çevrede ihtiyaca fazlasıyla yetecek sayıda cami vardı, yeterli yeşil alan yoktu. Şu anda İstanbul’un yeşile her şeyden daha çok gereksinimi var. Yeşil yağmasıyla İstanbul yeşil fakiri oldu. Bugün İstanbul’da kişi başına düşen aktif yeşil alan yalnızca 2 metrekare... Dünya standartlarına göre bu oran 10 metrekaredir. Londra Belediyesi’nin 21 önemli dünya şehrini inceleyen bir raporu var. O şehirler arasında yeşil alan bakımından İstanbul en kötü 2. sırada. Park ve bahçelerin kentsel alana oranı İstanbul’da yüzde 1.5; bu oran Paris’te yüzde 9.4, New York’ta 14, Berlin’de 14.4.

 

Cami fikri bilimsel temele dayanmıyor

Öte yandan, bilindiği gibi, din istismarı günümüzde doludizgin gidiyor; üstelik seçimlerin yaklaştığı şu dönemde. Kadıköy’deki cami fikrinin de buradan kaynaklandığını düşünüyorum. Girişim hiçbir bilimsel esasa, temele dayanmıyor. Bir yere cami yapılması düşünüldüğünde o yerin ve işlevin kentsel plana uygunluğu, ihtiyacın gerçekliği, yatırımı kimin nasıl yapacağı öncelikle bilimsel yollardan irdelenir. Koşullar uygunsa, işin önemine göre mimari projenin nasıl, hangi yöntemle sağlanacağı konusu gündeme gelir. Şu anda bunlardan hiçbirinin yapılmamış olduğu biliniyor. Bunlar yapılmadan, “ben o yeşil alana cami yaptıracağım!” türünden kararlar dayatmacılıktan öteye geçmez.

 

Mimaride geçmişin kopyası

Daha önce, Ataşehir ve Çamlıca camileri için de yanlış yöntemler seçildi. Yanlış şehircilik ve mimarlık kararlarıyla yapılan işler ortada. Ataşehir Camisi’nin garip durumu, tutarsız mimarisi gözler önünde... Çamlıca’da da yapım, benzer şehircilik ve mimarlık hatalarıyla sürdürülüyor. Görkemli Osmanlı camilerinin kopyalarıyla yetinmek 21. yüzyıl Türkiye mimarlığı ve mimarları adına bir utanç kaynağıdır. Mimarlık bir sanat dalı olarak yeni ve özgün olanı yaratmak zorundadır; taklide ve kopyacılığa dayalı sanat olmaz. Geçmişi kopyalamak, Türkiye mimarlığına prestij kaybettirir. Seçimler öncesinde belki de Kadıköylülerin oluşabilecek haklı itirazlarının, dindar kesimlere, “Bakın bu ülkede cami yapılmasını istemeyenler var” şeklinde yansıtılacağını ve laikliğe yeni bir haksız saldırı için kullanılacağını düşünmek kuruntu sayılmamalı.

 

Laiklik inanç özgürlüğüdür

Son zamanlarda, anlamı çarpıtılarak laikliğe saldırıldığını görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleri arasında bulunan “laiklik” ile gurur duymaları gereken partiler bile sinmiş durumda. Bu ortamda toplumsal yaşam ve özellikle de eğitim giderek laiklikten uzaklaşıyor. Bir kez daha özetleyelim: Laiklik dinsizlik değildir; din düşmanlığı hiç değildir. Yalnızca, devlet yönetimi ile dünya işlerini dinden ayrı tutma anlayışıdır. Demokrasinin vazgeçilmezi, sosyal barışın ön koşulu, bütün inançlara saygının güvencesidir. Özgürlüğün, demokratik yaşamın, toplumsal barışın olmazsa olmazıdır. En kısa anlatımıyla laiklik inanç özgürlüğüdür. Kuruluş felsefesine ve anayasamızın değişmez maddeleri arasındaki 2’nci maddeye göre “Türkiye Cumhuriyeti... demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Cumhurbaşkanı yemini de milletvekili yemini de buna vurgu yapar. Anayasanın, yeminlerin hiç mi geçerliliği yok acaba? Bir kez daha vurgulayalım: Türkiye, Cumhuriyet aydınlanması ve laiklik sayesinde İslam ülkeleri arasında gelişmişlikte en ileri konuma gelebilmiştir. Ortadoğu’daki kanlı olaylar, din adına yapılan kıyımlar, laikliğin değerini bir kez daha ortaya koymaktadır.

Özetlersek, Kadıköy’e cami girişimi yeni bir istismar provası gibi görünüyor. Evrensel kuralı tekrarlayalım: Dinin politik amaçlarla kullanılması, siyasetin din ve mezhep ilişkilerine göre yönlendirilmesi çağdışı bir tutumdur. Bu tür istismarlardan vazgeçilmeli.

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

DOĞAN HASOL Dr. Y. Müh. (Mimar)

 


Yazarın Son Yazıları