Bugün çocuklar ebeveynlerini kaybetmiyor ama onları, yanlarındayken yitiriyor.
Çocuk-ebeveyn ilişkisinde sessiz ama derin bir değişim yaşanıyor. Bu değişim, bir eksilme gibi görünmüyor ilk bakışta. Çünkü ortada kaybolan bir ebeveyn yok. Evler dolu, hayatlar yoğun, herkes yerli yerinde…? Buna rağmen, çocukların büyürken ebeveynleriyle kurduğu ilişki biçimi değişiyor; fiziksel varlık sürüyor ama temas zayıflıyor, ilişki gevşiyor.
Bir çocuğun hayatında birinin olmasıyla, o kişinin gerçekten orada olması arasındaki fark, hiç olmadığı kadar belirleyici hale geliyor.
Gündelik hayatın küçük anlarında bu fark kendini ele veriyor. Çocuk anlatırken, karşısındaki yetişkin dinliyor gibi yapıyor. Cevap veriliyor, tepki veriliyor, hatta ilgileniliyor da… Fakat dikkat orada değil. Zihin başka bir yerde. Ekranlar, bildirimler, durmadan yenilenen akış, yarım kalan mesajlar, hızlıca kontrol edilen mailler, araya giren kısa videolar, hatta araya sıkışan toplantılar… İlişki kopmuyor belki ama sürekli kesintiye uğruyor. Daha önemlisi, hiçbir zaman tamamlanmıyor. Göz göze gelmeden, gerçekten dinlemeden, hissetmeden kurulan bir temas… ne kadar ilişki sayılabilir? Çocuk, bu yarım kalan karşılaşmaları kelimelerle değil, duygularıyla kodluyor. Zamanla bunu bir deneyim olarak değil, kendine dair bir bilgiye dönüştürüyor: Görülmediği, duyulmadığı ve bu yüzden yeterince değerli olmadığı duygusuna.
Son dönemde giderek artan akran zorbalığı, çocuk yaşta öfke patlamaları, grup halinde hareket eden küçük yaş çeteleri, tek başına hareket ederek okulları hedef alan kontrolsüz şiddet vakaları… sosyal medya üzerinden büyüyen linç kültürü… Bunları yalnızca dış dünyanın sertliğiyle açıklamak yeterli değil. Elbette ekonomik koşullardan eğitim sistemine, dijital içeriklerden toplumsal gerilimlere kadar birçok etken var. Ancak bu tabloyu besleyen daha sessiz bir alanı da görmek gerekiyor.
Çocuğun en yakın ilişkilerinde yaşadığı dikkat dağınıklığı, yarım kalan temaslar, derinleşemeyen bağlar. Zira bazı kopuşlar dışarıda başlamaz. En yakında, en görünmez yerde başlar.
Bugün bazı çocuklar, adı konmamış bir eksiklikle büyüyor. Bu, klasik anlamda bir kayıp değil. Daha çok, dijital çağın ürettiği yeni bir öksüzlük hali…
***
Bu görünmez kopuşun en kritik ve yanıltıcı tarafı, açık bir yokluk üretmemesidir. Çocuk, “yalnızım” demez çoğu zaman. Çünkü teknik olarak yalnız değildir. Ama bir noktada, “kimsenin tam olarak orada olmadığını” hisseder. Bu his, adını koyamadığı bir boşluk olarak yerleşir. Zamanla o boşluk, davranışa dönüşür.
Psikoloji uzun zamandır şunu söylüyor: Çocuk, kendisini ancak karşısındaki yetişkinin bakışından doğru tanır. Ona yönelen dikkat, sadece bir ilgi meselesi değil; kimlik inşasının parçasıdır. Bu yüzden mesele, çocuğa ne kadar zaman ayrıldığı değil, o zamanın içinde ne kadar “orada” olunduğudur.
Parçalanmış dikkatle kurulan ilişki, çocuğa parçalanmış bir benlik hissi bırakır! Ne tam güvende hisseder kendini, ne de tam görülmüş.
Bu durumun sonuçları küçük ama kalıcı izler olarak, yavaş yavaş biriken etkiler şeklinde ortaya çıkar. Sürekli onay ihtiyacı, görünür olma çabası, en küçük ihmalde büyüyen kırılganlık… Bazen aşırı bağlanma, bazen tam tersi, kimseye bağlanamama. İlişkiler ya fazlasıyla yoğun ya da yüzeysel kalır. Çünkü çocuk, bağ kurmayı değil, bağın ne zaman kesileceğini tahmin etmeyi öğrenmiştir ve buna hazırlıklı olmayı seçer.
Bu noktada, eksik kalan yer kendini hissettirmeye başlar. İnsan zihni, özellikle çocuklukta, boşlukla uzun süre baş başa kalamaz. Eğer o alan güvenli ve derin bir ilişkiyle dolmazsa, başka şeylerle dolmaya başlar. Dijital dünyada kurulan yüzeysel bağlar, hızlı aidiyet sunan ama derinlik üretmeyen gruplar, öfkeyi ortak payda haline getiren zihni karanlık ve eli kanlı topluluklar… Hepsi, aslında aynı ihtiyaca cevap verir: Bir yere ait olma ihtiyacına.
Son yıllarda yalnızca çocuklarda değil, genel olarak toplumsal dilde belirgin bir sertleşme var. Daha hızlı yükselen öfke, daha kolay kurulan düşmanlıklar, daha keskin ayrımlar… Küçük yaşta kurulan hiyerarşik ve dışlayıcı grup yapıları da bu iklimin erken yansımalarıdır. Çünkü aidiyet hissi zayıfladığında, yerini çoğu zaman daha sert, daha katı, daha dışlayıcı aidiyetler alır. Bir gruba dahil olmak için bir başkasını dışlamak, bir kimlik kurmak için birini hedef almak… Bunlar tesadüfi değil; eksik kalan bir bağın dolaylı sonuçlarıdır.
***
Burada sözünü ettiğimiz şey, kötü niyetli bir ihmal değil. Kimse çocuğunu görmezden gelmek istemiyor. Aksine, çoğu ebeveyn kendince “ilgileniyor”: İhtiyaçlar karşılanıyor, eğitim planlanıyor, gelecek düşünülüyor, bu alana müthiş bir “yatırım” yapılıyor. Ama bütün bu çabanın ortasında gözden kaçan bir şey var. İlişki, yapılanlarla değil, kurulan temasın niteliğiyle var olur, derinliğiyle şekillenir ve o temas da ancak bölünmemiş bir dikkatle mümkün olur.
Tam da burada çağın belirleyici etkisi devreye giriyor. Günümüz yetişkini, sadece çocukla değil, herkesle bölünmüş bir dikkatle ilişki kuruyor. İşle, ekranla, gündemle, sürekli akan bilgiyle aynı anda meşgul olan bir zihin, karşısındaki insanda tam anlamıyla kalamıyor. Bu durum sadece ebeveyn-çocuk ilişkisini değil, tüm ilişkileri yüzeyselleştiriyor. Ancak çocuk söz konusu olduğunda, bunun etkisi daha derin. Çünkü çocuk, bu ilişki biçimini sadece deneyimlemiyor; onu norm kabul ediyor!
Bölünmüş dikkatle büyüyen bir çocuk, büyüdüğünde de aynı şekilde ilişki kurar. Yarım dinler, yarım hisseder, yarım bağlanır. Derinlikten çok hızın, temastan çok görünürlüğün değerli olduğu bir dünyada, ilişkiler de buna göre biçimlenir. Bu yüzden bugün yaşadığımız birçok toplumsal sertleşme, yalnızca dış koşulların değil, içten içe zayıflayan bağların da sonucudur.
Belki de bu yüzden, çözümü yalnızca daha fazla zaman ayırmakta aramak yeterli değil. Sorun; ayrılan zamanın içinde gerçekten bulunamamak, buna çözüm bulmak gerekir. Çünkü bir çocuk için en belirleyici anlar, uzun saatler değil; bölünmemiş birkaç dakikadır. Göz göze gelinen, gerçekten dinlenen, gerçekten hissedilen anlar.
Dijital çağın öksüzlüğü, duygusal yetimliği buradadır işte. Birinin hayatında olmakla, o hayatın içinde gerçekten yer almak arasındaki farkta!
BİR KEZ DAHA SELAM OLSUN DENİZ’LERE
6 Mayıs 1972… Bu ülkenin tarihinde, gençliğin idealleriyle devletin sertliği arasındaki en keskin kırılmalardan biri. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan; “Tam bağımsız Türkiye” idealinin cesaretini, inancını ve bedelini taşıyan bir duruştur.
Peki o miras bugün bize ne söylüyor?
Zira bir toplumu ileriye taşıyan şey, yalnızca hatırlamak değil; hatırladığını yeniden düşünmek, sorgulamak ve dönüştürebilmektir.
Belki de mesele, o üç gencin neyi savunduklarından çok, o sesin nasıl karşılandığıdır. Belirleyici olan çoğu zaman çatışmanın kendisi değil; o çatışmayı anlamaya, duymaya ve temas etmeye ne kadar açık olunduğudur. Duyulmayan, görülmeyen, temas edilmeyen her şey zamanla sertleşir, yabancılaşır, karşıtına dönüşür.
Hıdırellez’in hemen eşiğinde, bahar yeniden doğuşunu fısıldarken, belki de en çok hatırlamamız gereken şey şudur:
Her yeni başlangıç, ancak gerçekten duyulmuş seslerin, görülmüş yüzlerin, tutulmuş ellerin toprağında filiz verir.
***
Tam da bugün, bir başka tarih daha hatırlatıyor kendini.
7 Mayıs 1924… Cumhuriyet Gazetesi’nin kuruluşu. İsmini bizzat Atatürk’ün verdiği bu gazete, yalnızca bir yayın değil; Cumhuriyet fikrinin, düşünce özgürlüğünün ve aydınlanma çabasının sürekliliğidir.
Yunus Nadi’den Nadir Nadi’ye, Doğan Nadi’den İlhan Selçuk’a; Ziya Gökalp, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa, Halit Ziya Uşaklıgil ve daha niceleri… Bugüne uzanan bu çizgi, yalnızca isimlerden değil, bir emeğin, bir direncin ve bir ısrarın toplamından oluşur.
Bugün Alev Coşkun ve o geleneği sürdüren diğer isimler, Cumhuriyet’i yaşatmanın aslında bir gazetenin ötesinde, bir fikri yaşatmak olduğunu hatırlatıyor.
Bazı kurumlar vardır; sadece haber vermez, bir ülkenin düşünme biçimini de taşır; yalnızca bugünü yazmaz, toplumun hafızasında kalacak olanı da kurar ve bir ülkenin vicdanını ayakta tutar. İşte Cumhuriyet ve gazetesi budur.