Çocuklar Hangi Dünyanın Öznesi?
Sadık Çelik
Son Köşe Yazıları

Çocuklar Hangi Dünyanın Öznesi?

23.04.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Dünya değişiyor; hızlanıyor, yoğunlaşıyor, katmanlaşıyor. Dijitalleşme, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi dönüştürüyor. Zamanın akışı, ilişkilerin biçimi, hatta duyguların derinliği bile bu yeni düzen içinde yeniden şekilleniyor. Bu dönüşüm, en çok çocukların dünyasında görünür hale geliyor. Çocukluk artık, parçası olduğumuz ekonomik ve kültürel sistemlerin, dijitalleşmenin, hızın, sürekli bağlantı hâlinin, ekranların, rekabetin, görünür olma baskısının ve yeni dünyanın kurallarına göre yeniden ve yeniden kurulan bir deneyim. 

Aynı çağın çocukları, birbirine hiç benzemeyen hayatların içinde büyüyebiliyor. Aynı zaman dilimini paylaşsalar da, aynı çocukluğu paylaşmıyorlar. Belki de ilk kez, çocukluk dediğimiz şey bu kadar parçalı, bu kadar farklı anlamlar taşıyor.

Bu parçalanma, yalnızca koşulların farklılaşmasıyla açıklanabilecek bir durum değil. Daha derinde, çocukluğun kendisi anlam değiştiriyor. 

Bir zamanlar çocukluk, belli sınırları olan, görece ortak bir deneyimdi. Farklı hayatlar vardı elbette ama yine de çocuk olmak, belirli bir duyguyu, belirli bir ritmi paylaşmak demekti. Sokakta geçirilen zaman, kurulan arkadaşlıklar, yaşanan küçük çatışmalar, barışmalar… Hepsi, çocukluğu birbirine bağlayan görünmez bir ortak zemin oluşturuyordu.

Bugün ise bu zemin giderek kayboluyor.

Bazı çocuklar, her ihtimali hesaplanmış, riskten arındırılmış bir dünyanın içinde doğuyor ve orada büyüyor. Düşmeleri engelleniyor, hayal kırıklıkları öteleniyor, hayat adeta onlar adına düzenleniyor. Ancak bu korunaklı yapı, zaman zaman içsel bir yalnızlığı da beraberinde getiriyor. Dışarıdan bakıldığında güçlü, güvende ve eksiksiz görünen bu çocuklar, çoğu zaman kırılganlıklarını saklamak zorunda hissediyor; kırılmamak için sertleşen bir iç dünyayla büyüyorlar. Bir zamanlar çocukluk, doğrudan hayatın içindeydi. Okuldan çıkıp dağlara gidilen, dere kenarlarından, kayaların arasından kır çiçeklerinin toplandığı… O çiçeklerle çocuk bayramlarında sınıf pencerelerinin süslendiği, herkesin bir araya gelip izlediği, birlikte kurulan ve yaşanan bir şeydi çocukluk. Düşerek öğrenilen, kendiliğinden akan, ortak bir deneyimdi. Damdan düşüp kendi kendine kalkarak eve dönen çocukların yerini, bugün neredeyse hiç düşmemesi için hayatı baştan düzenlenen çocuklar alıyor.

Hepsi böyle değil elbett… Bazı çocuklar için mesele bugün çok daha sert. Hayat, korunması gereken bir alan değil, aşılması gereken bir engel onlara. Sokakta, çatışmanın içinde ya da şiddetin kıyısında büyüyorlar. Çocukluk, tadı çıkarılması gereken bir geçiş evresi değil; çoğu zaman hızla terk edilmesi gereken bir lüks…

Bir de arada kalanlar var. Ne tam güvende ne de tamamen savunmasız. Ama sürekli bir belirsizliğin içinde. Gelecek kaygısıyla erken yaşta tanışan, rekabetin, başarının ve “yeterli olma” baskısının altında büyüyen çocuklar… Daha çocukken yorulan, daha başlamadan tükenen bir nesil.

Artık tek bir çocukluk yok. Aynı ülkede, aynı çağda, birbirine hiç benzemeyen çocukluklar var. Bunu bazen kuşaklara bölerek anlamaya çalışıyoruz, “X, Y, Z kuşakları” gibi adlandırmalar yapıyoruz. İnsanlar kendini bir kuşağa ait hissediyor, kendi çocuklarını başka bir kuşağın parçası olarak tanımlıyor. Oysa mesele zaman farkı değil; aynı zamanın içinde bile ortak bir çocukluk kalmamış olması.

Tüm bu farklılıkların ortasında ekran, çocukların ortak zemini. Dünyayı dokunarak değil, izleyerek öğrenen; duyguları deneyimleyerek değil, içerik olarak tüketen… Şiddeti de, sevgiyi de, hayatı da çoğu zaman bir ekranın aracılığıyla tanıyan çocuklar.

Ekran, farklı hayatları aynı anda birbirine açıyor ama aynı zamanda aralarındaki mesafeyi de görünmez biçimde derinleştiriyor. Bir çocuk, hiç yaşayamayacağı bir hayatı her gün izliyor. Bir diğeri, kendi gerçekliğini bile ancak başkalarının gözünden anlamlandırabiliyor.

Bu yüzden artık mesele yalnızca eşitsizlik değil. Mesele, çocukluğun ortak bir anlam etrafında buluşamaması.

Yeni düzende her şey mesafeli, her şey aracılı, her şey bir ekranın ardında. Hayatlar birbirine dokunamıyor. Tam burada, şiddet bambaşka bir anlam kazanıyor. İzlenen, tüketilen, hatta yeniden üretilen bir şeye dönüşüyor. Bir deneyim olmaktan çıkıp bir içeriğe evriliyor. Sıradanlaşıyor ve gündelik akışın içine karışıyor.

Bu yüzden bir çocuk, bir başka çocuğa kolayca zarar verebiliyor. Bu, bireysel bir sapma olarak açıklanamayacak kadar tanıdık ve yaygın bir tabloya dönüşüyor. Son günlerde peş peşe şahit olduğumuz akran zorbalıkları, şiddeti, okul saldırıları, sadece birer vaka değil; çocukluğun içinden geçen derin bir çatlağın artık saklanamaz hâle geldiğini gösteriyor.

***

Bu sadece bir günün, bugünün meselesi değil. Bu bir hesaplaşma. Bize bırakılanla, bizim bugün ortaya çıkardığımız arasındaki farkın hesabı…! 

Bir asır önce çocuklara emanet edilen o gelecek fikriyle, bugün çocuklara bıraktığımız dünya arasındaki mesafenin hesabı…

23 Nisan 1920’de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi, yalnızca bir siyasi dönüşümün değil, aynı zamanda bir zihniyet değişiminin ifadesiydi. Yüzyıllar boyunca tek bir hanedanın elinde toplanan egemenlik, millete devredildi. Yukarıdan aşağıya akan iktidarın yönü, ilk kez aşağıdan yukarıya, halka doğru çevrildi Bu tarih, yalnızca bir yönetim biçiminin değil, bir gelecek tasavvurunun da başlangıcı oldu. Sadece siyasi bir kırılma değildi; insanın, yurttaşın ve en çok da çocuğun yeniden tanımlanmasıydı. Çocuk, ilk kez edilgen bir varlık olmaktan çıkarıldı; bir ülkenin kaderine ortak edilen bir özneye dönüştürüldü. Atatürk’ün bu günü çocuklara armağan etmesi, sembolik bir jest değildi. Bu, geleceğin kime ait olacağına dair açık bir tercih, bilinçli, tarihsel bir karardı! Egemenliğin millete devredildiği bir günde, geleceğin çocuklara ait olduğunun ilan edilmesi tesadüf değildi; aynı düşüncenin zamana yayılan tutarlı devamıydı.

Çünkü çocuk, korunacak bir varlık olmanın ötesinde, bir ülkenin yarınını taşıyacak iradenin, öznenin ta kendisiydi. Gelecek, onun adına tasarlanan değil; onun ellerinde şekillenecek olan alandı.

Bu ancak, zamanı Türk milletinin lehine büken kurucu bir dehanın işi, Atatürk’ün izi olabilirdi…

Bir zamanlar 23 Nisan, sadece kutlanan bir gün değildi; yaşanan bir fikirdi. Çocuklar, bir günlüğüne de olsa devletin en üst makamlarına oturtulur, söz alır, dinlenirdi. Bu bir oyun değildi. Bu, egemenliğin kim adına kullanıldığını hatırlatan sembolik ama güçlü bir jestti.

Stadyumlar dolardı. Binlerce çocuk, yalnızca izlenen değil, birlikte var olunan bir sahnenin parçasıydı. O kalabalık, sadece bir gösteri değil; ortak bir duygunun, ortak bir aidiyetin ifadesiydi. Aynı coşku, köy okullarında kurulan küçük sahnelerde, hazırlanan müsamerelerde, oynanan piyeslerde de yaşanırdı. O gün, sadece çocukların değil; bir ülkenin birlikte yükselme hayalinin sahneye konduğu gündü. Birlikte daha iyi bir hayata inanmanın, o hayale hep birlikte tutunmanın coşkusuyla…

Sonra yavaş yavaş değişti. Bu coşku, bu yurt sevgisi çocukların, daha doğrusu toplumun elinden alındı, anlam zayıfladı, sonra ritüeller…
Çocukların makam koltuklarına oturduğu o sembolik anlar kaldırıldı. Stadyumlar boşaldı. Kutlamalar parçalandı, dağıldı, hafifledi.

Bir zamanlar o koltuklarda o çocuklara verilen sözler vardı, çabuk unutulurdu ama vardı… Bugün ise ne söz var ne hatırlayan…

Dönüp baktığımızda, son yüz yılda kalıcı olduğu iddia edilen pek çok düzenin tarihin içinde dağıldığını görüyoruz. Gücü mutlaklaştıran her yapı, eninde sonunda kendi yükünü taşıyamıyor. Bu topraklarda kurulan Cumhuriyet ise bir asrı geride bıraktı.

Ama süreklilik sadece zamanla ölçülmez. Bir yapının ne kadar ayakta kaldığı kadar, neyi taşıdığı da önemlidir. Hangi değerleri koruduğu, neyi dönüştürdüğü, geleceğe ne bıraktığı…

Çünkü bir ülkenin kaderini belirleyen şey, nasıl kurulduğu değil; sonrasında onu kimlerin, nasıl dönüştürdüğüdür.

Sahi, bir zamanlar çocuklara emanet edilen bu gelecekte…
çocuklar bugün gerçekten neyin öznesi?

Her şeye rağmen, bu ülkenin yarını yine çocuklarımıza armağan olsun. 23 Nisan kutlu olsun.