Şahin Aybek

MEB'deki çetelerin lideri Sedat Peker mi?

17 Mayıs 2021 Pazartesi

- Sedat Peker’in “toplumsal kültürel ayakkabıları” vuruyor. Ya MEB’deki rant çetelerinin...?

“Dolayısıyla, MEB ve eğitim de benzer rant ve çeteleşme ilişkilerinin, bu doğrultuda kadrolaşmanın arz-ı endam eylediği alanlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Olup biten her şey iktidardan, MEB merkez teşkilatında örgütlü sendikalara dek herkesin gözleri önünde, hatta bilgisi dâhilinde gerçekleşmektedir. MEB’de kadrolaşma ranta erişme ve rant musluklarını kontrol etmenin en önemli aracıdır. Kadrolaşma ve elde edilen kadroları koruma birincil öneme sahiptir. Burada da MEB’deki başat iki birim Personel Genel Müdürlüğü ve Teftiş Kurulu’dur.19 yıldır aynı koltukta İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü yapan kim?”

“MEB’de rant, birilerini kapışmaya yöneltecek ve bu uğurda, sizin deyişinizle devletin ‘derin mahfiller’inden teknik destek alınacak kadar büyük mü? Tabir-i caizse, bu haliyle, tam bir yolgeçen hanı ya da yağma Hasan’ın böreği MEB. Hem de rant çetelerinin arayıp da kolay kolay bulamayacağı cinsten bir yolgeçen hanı.MEB merkez teşkilatına ve başta Personel Genel Müdürlüğü ve Teftiş Kurulu olmak üzere tüm MEB bürokrasine neşteri vurmak gerek. Bazı sendikalar holdinge dönüştürülmüş, birileri için de rant kapısı kılınmıştır ki bu sendikaların yöneticileri aldıkları maaş ve ödenekleri bile açıklayamamaktadır.”

Yılmaz Özdil dün şöyle bir tweet attı: “Sedat Peker işini namusuyla yapanları tenzih ederek, gazetecilerin şerefsiz olduğunu söyledi. Bu konuda kesinlikle haklı... Bunca somut iddia varken, bunları haber yapmayan, kenardan kenardan başka konuları yazan gazete ve gazeteciler süzme şerefsiz değildir de nedir?” 

Yıllardır eğitimde çok ciddi sorunlar yaşanırken, koca koca gazetelerin sözde eğitim editörleri, yazarları suya sabuna dokunmadan ortadan ortadan yazdılar. Bu insanların maaş ve koltuk sevdaları şereflerinin önüne geçti. İşte bu gazeteciler ülkenin eğitiminin bu hale gelmesinde en az eğitimi bu hale getirenler kadar suçlular. Tüm bunların ortasında keskin ve cesur bir kalem Gerçek Gündem Haber Sitesi’ndehaber/yorum niteliğindeki yazılarıyla eğitimde tek başına gündem yaratıyor, gerçekleri haykırıyor. Eğitim gazeteciliğinin meslek şerefini korumaya çalışıyor. Ve bu haftaki konuğumuz ve sorularımızın da muhatabı Atalay Girgin…

- Biliyorsunuzdur: Son günlerde Sedat Peker’in açıklamalarıyla siyaset ve mafya ilişkilerinin hangi boyutlara eriştiği gözler önüne serilmeye başladı. Buradan hareketle sormak istediğim şudur: Bu türden ilişkilerin, yani rant ve çeteleşme ilişkilerinin MEB ve eğitimde olmadığını söyleyebilmek mümkün mü? Ya da MEB ve eğitimde de bu tür ilişkiler var mıdır?

Gerçek Gündem’deki yazılarımda ısrarla üzerinde durduğum ve vurguladığım bir konu var: Toplumsal çözülme ve kültürel çürüme. Bu çürümenin en tepeden en alt düzeye dek tüm toplumsal kurum ve kuruluşları kuşattığı, hatta kuşatmaktan öte içselleşerek, söz konusu kurum ve kuruluşları felç ettiği bir vakadır. Çözülme ve çürüme eşliğinde gerçekleşen ve olağanüstü bir nitelik taşıyan bu toplumsal bunalım döneminde, birçok kişinin ve grubun “toplumsal kültürel ayakkabıları vurmaya” başlamıştır.

Hangi neden ya da saiklerle olursa olsun, Sedat Peker de yaptığı açıklamalara istinaden “toplumsal kültürel ayakkabıları vurmaya” başlayanlardan biri olarak sahnede yerini almıştır. Ve iddialara göre, zamanlaması manidar bir biçimde, sanki birilerinden “konuş” talimatı almışçasına ortaya çıkmış ve yılların “Youtuber”larını kıskandırırcasına, söyledikleriyle toplumun geniş kesimlerinin ilgi odağına dönüşmüştür. 

Aslında söyledikleri, toplumsal çözülme ve kültürel, ahlaki çürüme ve yozlaşmanın yasamadan yargı ve yürütmeye dek tüm toplumsal kurumları sarmalına alıp savurduğu koşullarda, okyanusta bir damla kabilindendir. Onun kendi at koşturduğu alana ilişkin telaffuz ettiği olaylar ve ilişkiler, uzun yıllardır siyasetten ekonomiye, dinden eğitime dek toplumsal kurum ve kuruluşların geneline egemendir. Hem de şu ya da bu oranda muhalefet ve muhalefet içerisinde yer alan birileri de bu sarmalın içindedir.

Dolayısıyla, MEB ve eğitim de benzer rant ve çeteleşme ilişkilerinin, bu doğrultuda kadrolaşmanın arz-ı endam eylediği alanlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlar sır da değildir.Rantın olmadığı alanlarda taraflar arasında bu denli çetin bir kapışma, keskin bir siyasal ve ideolojik mücadele dışında gerçekleşmez. 

- “Bunlar sır değildir” derken ne kastediyorsunuz?

Yani her şey alenidir. Olup biten her şey iktidardan, MEB merkez teşkilatında örgütlü sendikalara dek herkesin gözleri önünde, hatta bilgisi dâhilinde gerçekleşmektedir. Bu çeteler birbirlerine düşmedikleri sürece, yapılanlar bilinse ya da tahmin edilse bile yapanların kimler olduğu fazlaca konuşulmaz. Ancak çıkarları çatıştığı ya da birbirlerine düştükleri anda bilgiler ve iddialar ortalığa saçılır. 

Örneğin; geçtiğimiz Eylül ayında birbiri ardına iki metin yayınlandı. Bunlardan biri “MEB’de Büyük Operasyon” başlığını taşıyordu. Bu metin iktidarın en tepesinde oturan Recep Tayyip Erdoğan’dan başlayarak, Süleyman Soylu’sundan Abdülhamit Gül ve Ziya Selçuk’a kadar neredeyse ilgili ve yetkili olduğu varsayılan her kişiye ve kuruluşa iletildi. Hatta bunların dışında, muhalefet partilerinin genel başkanlarına, bazı milletvekillerine ve tüm sendikalara ve bazı gazetelere, gazetecilere bile… MEB’de yapılanlardan yapılmak istenenlere dek birçok olay ve bunların müsebbipleri isim isim belirtiliyordu. Ve bunlar yalnızca İdari değil, aynı zamanda adli soruşturma konusuydu. Ancak haber bile olmadı.

İkinci metin ise bu gruba karşı kaleme alınmıştı ve “Adım Adım Ziya Selçuk Operasyonu” başlığını taşıyordu. Bu metin de ilgili ilgisiz, yetkili yetkisiz birçok kişi ve kuruma gönderildi. Metinde tek tek isimler sıralanıyor ve birileri ifşa ediliyor, bilgi ve iddialar dile getiriliyordu. Ne var ki, TBMM’de CHP

Milletvekili Yıldırım Kaya tarafından verilen bir “Soru Önergesi” dışında, her iki grup hakkında da adli ve idari olarak herhangi bir işlem gerçekleştiğine dair hiçbir emare ve bilgi ortaya çıkmadı. “Soru önergesi” ise baştan savma bir yanıtla geçiştirildi. Tabir-i caizse, bu belge ve içeriğinde yer alan bilgi ve iddialara rağmen ilgili ve yetkili birileri kulağının üstüne yattı. Hatta MEB Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı, bu konuda ‘bakan’ Ziya Selçuk’tan inceleme ve soruşturma talebi gelmediğini, kendilerinin de talep gelmeden bir soruşturma başlatmalarının söz konusu olamayacağını belirtti. Yani durumu biliyorlardı ama…

- Bu metinleri yazanlar kimlerdi? Bu belgelerde hangi isimler ifşa ediliyordu? 

Bu metinleri yazanların kimler olduğuna dair tarafların değişik iddiaları söz konusu. Ancak bundan daha önemlisi ise şudur: Her iki grup da kendisini AKP'li olarak niteliyor, karşıtlarını ise AKP’ye zarar vermekle itham ediyordu. Her iki grup da karşıtlarını “FETÖ’cü”lükle itham ederken, kendilerinin “FETÖ’cü” olmadığını dile getiriyordu. Yine bunların yanı sıra karşıtlarını Ziya Selçuk’a operasyon çekmekle suçlarken, kendilerinin Ziya Selçuk’u savunduğunu yazıyordu. Hatta her iki grup da kendilerinin ne denli vatansever, Müslüman olduğunu ve yüreklerinin vatan-millet-devlet aşkıyla çarptığını anlatıyordu. Bunlardan birisi ise kendilerini “devletten başka hiçbir güce boyun eğmeyen”, “ülkücü-Türkçü”AKP'liler olarak nitelerken, karşıtlarını da Kürtçü olmakla niteliyor, aslında itham ediyordu. Ama hiçbiri enkaza dönüşmüş eğitimin niteliği, bu enkazdan nasıl çıkılacağı, bunun için neler yapılması gerektiği konusunda tek bir öneri bile getirmiyordu. Anlaşılan oydu ki ucunda rant ve koltuk olmayan eğitim, dertler ve öncelikler sıralamasında bir dert bile değildi, bu “Müslüman”, “gerçek vatansever” ve yüreği “vatan-millet- devlet” aşkıyla çarpan  “Kürtçü-ülkücü-Türkçü” öz hakiki AKP'liler için.

- Peki; isimler? Hiç mi isim telaffuz edilmiyordu bu metinlerde? Bunlardan da söz edebilir misiniz?

Elbette… Daha önce belirttiğim gibi, her iki grubun da ortak payda olarak dile getirdiği ve neredeyse, yalnızca kendilerinin cansiperane bir biçimde savunduğunu söylediği Ziya Selçuk’u bir yana alırsak… Üç bakan yardımcısından söz ediliyor. Yani Reha Denemeç, Mustafa Safran ve Mahmut Özer. Hatta “MEB’de Büyük Operasyon” metninde dile getirilen iddiaya göre bunlardan birine kumar ve ‘ziyafet’ hizmeti verildiği, bunun için Kıbrıs kumarhanelerine götürüldüğü ve yaklaşık 50 bin dolar masraf edildiği belirtiliyor. Aynı kişinin 1 milyona ev aldığı da… Bunlar MEB’deki rant düşünüldüğünde küçük rakamlar. Ve MEB bürokrasisinde bunlar da sır değil. Öyle ki konuştuğum bir daire başkanı, söz konusu kişinin kumar için götürüldüğü Kıbrıs’ta kaldığı otelden aldığı kibrit kutusunu ceketinin cebinde taşıdığını, arada sırada birilerine gösteriş yaparcasına cebinden çıkarıpelinde oynadığını söylüyordu.

“MEB’de Büyük Operasyon” metninin hemen sonrasında, MEB bakan yardımcısını kumar oynamaya götürdüğü iddia edilen karşıt grup, yine kendilerinin olduğu ileri sürülen internet siteleri üzerinden, alelacele harekete geçtiler. “MEB’de Büyük Operasyon”un Şifrelerinin Deşifresi” gibi iddialı bir başlıkla buna yanıt verdiler. Hem saldırı hem de kendilerini savunma kaygısıyla kaleme alınıp “Özel Haber” ibaresiyle yayınlanmış olan bu metin, laf salatasından öte bir değer taşımıyor olsa da bir sırrı ifşa ediyordu. Sanki “Görün işte! Biz ‘Devlet’in, emniyetin ya da istihbaratın içindeki ‘derin mahfiller”le birlikte çalışıyoruz” deniliyordu. Çünkü kısa zamanda yayınladıkları “Özel Haber” ibareli açıklamada, “MEB’de Büyük Operasyon” metninin kimin adına kayıtlı, hangi telefon numarasından paylaşıldığına, bu telefon numarasının ne zaman, nereden alındığından hangi saatte ve nerede aktif hale getirildiğine dair tüm teknik detaylar sergileniyordu. 

Diğerleri değilse de işte bu bir sırdı. Bu teknik ve özel bilgileri sözüm ona hangi ‘derin ya da kutsal devlet’in elemanları, neyin ya da nelerin karşılığında MEB içerisindeki bir rant ve koltuk çetesine servis etmişti? Rant ve koltuk çetelerine hizmetleri yalnızca teknik bilgi desteği ve servisinden mi ibaretti? Yoksa yeri geldiğinde, bu rant çetesi için birilerini tehdit etmek ya da birilerine karşı yapılan tehdit ve şantajcıları koruyup kollamak da verdikleri hizmetler içinde miydi? Malum rant pastası büyüdükçe, onun kırıntısı uğruna bile her türlü kutsal, ağızlarda sakız olmanın ötesinde, tedavülden kalkar. Tıpkı devlet, vatan, millet, milliyetçilik, Allah/Tanrı, din, kitap, vb gibi, ilinek insanın ve efendileri karşısında ilineğin ilineğine dönüşmekte ve ilinekleşmekte sınır tanımayan insanların, yaptıkları pislikleri örtmenin sığınağına, sorgulanmaz zırhına dönüşür yalnızca. 

Neyse… Olup bitenler salt bunlarla sınırlı kalmadı.

- Sonra ne oldu?

“MEB’de Büyük Operasyon” metninde dile getirilen iddiaları üzerine alınan birileri, bunun “Şifrelerinin Deşifresi”yle yetinememiş olmalı ki kısa bir süre sonra, bu kez “Adım Adım Ziya Selçuk Operasyonu”nu yayınladılar. Bu açıklamada yer alan bilgi ve iddialar içerisinde bir isim öne çıkıyor ve ısrarla bunun altı çiziliyordu. “MEB’de Büyük Operasyon”u yazanın da bu kişi olduğu ileri sürülüyordu.

- Bu kişi kim? Yani “MEB’de Büyük Operasyon”u yazdığı ve bununla MEB içerisinde operasyon yapmak istediği söylenen kişi kim?

Bu kişi, uzun yıllar MEB Personel Genel Müdürlüğü yapan ve sonra da Aksaray’a vali olarak atanan, geçtiğimiz günlerde de adı, Deniz Zeyrek tarafından, MEB’e atanabilecek bakan adayları arasında olduğu yazılan Hamza Aydoğdu. “Adım Adım Ziya Selçuk Operasyonu”nu yazanlara göre, Hamza Aydoğdu, kendi döneminde yaptığı kadrolaşma üzerinden MEB içinde bir operasyon planlıyor ve “MEB’de Büyük Operasyon”u kaleme alıyor. Hem de isim isim… Elbette işaret edilen yalnızca Hamza Aydoğdu değil. Bir bakan yardımcısından daire başkanları ve danışmanlara kadar birçok isim var. İşin ilginç tarafı her iki rant çetesinin önde gelen isimlerinin kısa bir zaman öncesine dek, neredeyse yediklerinin ve içtiklerinin bile ayrı gitmediğinin, hatta aynı masada okey oynayacak kadariçli dışlı olduklarının da söylenmesi.

Ancak rant, koltuk ve kadrolaşma başında çıkar çatışması başlayınca birbirlerine düşüyorlar. Ve MEB Personel Genel Müdürlüğü’nden Valiliğe yükseltilen Hamza Aydoğdu’nun bir operasyon metnini kaleme aldığını ileri sürebiliyorlar. Aslında bu MEB’de kadrolaşmanın ve elde edilen makamları yitirmemenin ne denli önemli olduğunu ortaya koyan bir örnek…

- MEB’de kadrolaşma neden bu kadar önemli?

Şöyle söyleyeyim: Her iki grubun da aynı cenahta, yani AKP'li olduğunu beyan ettiği; MEB merkez teşkilatında örgütlü sendikaların sendikacılarıyla iş tuttuğu; aslında, eğer ne kadar varsa artık, aralarındaki ideolojik ayrımların ihmal edilebilir olduğu koşullarda, taraflar arasında çatışmaya yol açacak denli paylaşılamayan nedir? Kadro ve rant. Bundan dolayı kadrolaşma önemlidir. Çünkü kadrolaşma ranta erişme ve rant musluklarını kontrol etmenin en önemli aracıdır. Hem de merkez teşkilatından taşra teşkilatlarına dek.

Kadrolaşma ve elde edilen kadroları koruma birincil öneme sahiptir. Burada da MEB’deki başat iki birim Personel Genel Müdürlüğü ve Teftiş Kurulu’dur. Merkez teşkilatının dışına çıkıldığında ise İl Milli Eğitim Müdürlükleri ve hem büyük hem de rantı yüksek İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri ve onun altında da proje okul müdürlükleri için kadrolaşma çekişmesi başlar. Her şey, ama kelimenin gerçek anlamında her şey bu hiyerarşik yapı içinde işler. Elbette usulüne uygun ya da değil, yapılan her şeyin, her iş görmenin de bir karşılığı vardır. Bazı koltuklara oturtulanlar, nedendir bilinmez yıllarca yerinden kıpırdamaz ya da kıpırdatılmaz. Sanki özenle korunurlar.

Bunu söylemişken anımsadım.Aklıma gelmişken söyleyeyim. İşte bunlardan biri: 2002 yılında Marmaris İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne atanan Züleyha Aldoğan, olup biten onca olaya rağmen 19 yıldır aynı koltukta oturur. Kaymakamlar, İl Milli Eğitim Müdürleri, valiler gelir gider ama o hep yerinde kalır. Bakanlar, hükümetler değişir ama nedendir bilinmez, o hiç değişmez. İnsan sormadan edemiyor: Hamisi mi çok özel ve çok güçlü biridir yoksa eğitim alanında, kamuoyunun bilemediği özel meziyetleri mi vardır? 

- MEB’de rant, birilerini kapışmaya yöneltecek ve bu uğurda, sizin deyişinizle devletin ‘derin mahfiller’inden teknik destek alınacak kadar büyük mü? 

Hem de nasıl! Merkezi bütçeden MEB’e ayrılan ve büyük bir bölümü personel giderlerine harcanan miktarı bir yana ayırsak; inşaattan, kitap basımına ve okullardaki taşımacılık ihalelerine, taşınmaz kiralamalarına dek tüm yapılanları bir başka yana bıraksak; özel okullarla, cemaat ve dini vakıflarla kurulan her türden maddi ve manevi ilişkileri hiç saymasak bile… Salt Avrupa Birliği’yle yapılan projeler kapsamında, neredeyse her yıl hibe yoluyla aktarılan milyarlarca Euro var ortada… Keza bunlara, bazı ülkelerden, yine hibe olarak gelen milyonlarca doları da eklemek gerek… Bunun yanı sıra bankalar ve bazı özel kuruluşlarla yapılan akçeli işbirliklerini de unutmamak gerek. Bu kalemler, rant çetelerinin ağzının suyunu akıtacak ve anlaşamadıklarında birbirleriyle çatışmaya girecek denli devasa bir büyüklük oluşturmaktadır. Buna ilişkin rakamlar birçok kez birbirini takip eden yıllarda Sayıştay raporlarıyla ortaya konulmuştur.

- MEB’in 640 Milyon Euro’su Nerede?

İşte küçük bir örnek: 2020 yılında CHP Adana Milletvekili Orhan Sümer tarafından “Soru Önergesi”ne de konu olan ve nerede olduğu Sayıştay tarafından bile tespit edilemeyen bir 640 milyon Euro sorunu var. MEB’e uluslararası fonlardan 1 milyar 150 milyon Euro gelmiş. Bunun 510 milyon Euro’su harcanmış ama geriye kalan 640 milyon Euro’nun nerede ve kimlerde olduğu tam bir muamma. Bulunamıyor.Sayıştay tarafından tespit edilemiyor.Sayıştay’ın geçmiş yıllardaki raporlarına göre de bu tür paralar, kim oldukları bilinmeyen ve aynı zamanda yetkileri de olmayan kişilerin bankalardaki özel ve vadeli hesaplarında… Ancak bunların hangi bankalar olduğu da muamma… Çünkü bunlar MEB bütçesinin ve muhasebeleştirme sisteminin de dışında…Mahir MEB bürokrasisi işini biliyor! Vadesiz hesapları muhasebe sistemine dâhil ederken, vadeli hesapları ve bunlardan elde edilen faizleri de muhasebe sisteminin dışına alıyor ki Sayıştay raporlarında bunlar ifade ediliyor.

Orhan Sümer, yazılı “Soru Önergesi”nde, Ziya Selçuk’a işte bu 640 milyon Euro’nun akıbetini, nerede ve kimlerin hesaplarında olduğunu soruyor. Ancak Ziya Selçuk’un verdiği yanıtta 640 milyon Euro’nun nerede ve kimlerin özel ve vadeli hesaplarında olduğuna dair herhangi bir bilgi kırıntısının esemesi bile okunmuyor. Bu konuda adli ve idari olarak herhangi bir inceleme soruşturma talebinde bulundu mu, o da bilinmiyor. Nedendir bilinmez hiç kimse de bunu sormuyor ve sorgulamıyor.

Tabir-i caizse, bu haliyle, tam bir yolgeçen hanı ya da yağma Hasan’ın böreği MEB. Hem de rant çetelerinin arayıp da kolay kolay bulamayacağı cinsten bir yolgeçen hanı. Aslında Türkiye’nin küçük bir örneği…Bu koşullarda eğitimin halini ise hiç sormayın. Çünkü tam bir enkaz…

- MEB’in ve eğitimin düzelmesi mümkün değil mi?

Mümkün elbette. Ancak farklı bir anlayış ve radikal uygulamalarla kısa bir zamanda (yaklaşık altı ayda) biraz sancılı olsa da bu durum değiştirilip düzeltilebilir. Bunun eğitimdeki olumlu sonuçları da birkaç yılda gözle görünür hale gelir. Ancak, görebildiğim kadarıyla muhalefetin hiçbir kesiminde bunu gerçekleştirebilecek bir anlayış, irade ve kadro yok. Kadro diye sayılanların birçoğu açık ya da örtük bir biçimde MEB, yani iktidar bürokrasisiyle içli dışlı. Yarın iktidara gelseler yapabilecekleri en iyi şey yalnızca makyajdır. “Yeni testi suyu soğuk tutar” misali vaziyeti idare etmektir. Lakin sorun MEB ve eğitim olduğunda “testi” hızla eskir. Her şey “eski tas eski hamam”a döner. Yalnızca isimler ve formalar değişir. Bir de kullanılan sözcükler, kavramlar ve bunlarla kurulan cümleler… Daha ötesi değil.

- Neden? Ya da ne yapmak gerek sizce?

Bunu anlatmak ve açıklamak uzun sürer. Çünkü yıllar öncesinden başlayan ve hala etkisini arttırarak sürdüren toplumsal çözülme ve kültürel çürüme, yozlaşma koşullarında ve buradan çıkış için;eğitimi, yeni bir toplumsal inşa projesinin en temel ve başat bir unsuru olarak ele alıp düşünmek, biçimi ve içeriğiyle yeniden düzenlemek gerekir. Bu, yasamadan yargı ve yürütmeye, ekonomiden siyasete, iş ve işsizlik sorunlarından, toplumsal anlamda yeniden bölüşüm ve tüketim sorunlarına dek topyekûn bir yaklaşımı içerir.Bunu dabirkaç sorunun yanıtına sığdırabilmek mümkün değil.

Ancak, bunlardan bağımsız olarak, yarın iktidarı alan ve yaşanan eğitim enkazına acilen müdahale etmek isteyenler için yapılması gerekenlerden birkaçını spot başlıklar halinde kısaca sıralayabiliriz.

Buradan hareketle; MEB merkez teşkilatına ve başta Personel Genel Müdürlüğü ve Teftiş Kurulu olmak üzere tüm MEB bürokrasine neşteri vurmak gerek. Özellikle bu iki birim öncelikli olmak üzere, MEB merkez teşkilatındaki tüm birimlerin iş ve işlemlerinin inceleme ve soruşturma kapsamına alınıp sorumlular hakkında yasal işlemlerin başlatılması gerek. Daha öncesi de var ama asıl olarak son 8-10 yılda yapılanlar, açılıp kapatılan soruşturma dosyaları, bir gecede daire başkanlığına atanıveren özel okul sahipleri, vb… Tek tek saymakla tükenmez. Dolayısıylatopu kuruma, yani MEB’e atmak “şu” diye gösterilen sorumluları aklamaktır. İş ve işlemleri yapan, kararları alan ve uygulayan, uygulanması emrini veren “şu” diye gösterilen gerçek kişilerdir, tüzel kişilikler değil.

Bunun yanı sıra, eğitim-öğretim alanında öğretmene hakkı verilmeli, ancak öğretmen popülizminden de kesinlikle vazgeçilmelidir. Okullarda aktif görev yapan öğretmenlerin birçoğu bilir ve yeri geldikçe konuşur ki öğretmen camiasının kof ve hamasi sözlerle pohpohlanmaya değil, düşünüş, söyleyiş ve eyleyiş düzeyinde çeki düzen verilmeye ihtiyacı vardır. Çünkü toplumsal olarak yaşanan kültürel ve ahlaki çürüme, ne yazık ki idarecisinden öğretmene dek tüm eğitim camiasına da sirayet etmiştir. 

Bunu anlamak ve anlatmak için çok ötelere gitmeye gerek yok. KPSS’yi kazanan öğretmen adaylarına uygulanan  “mülakat” örneği bile bunun için yeterlidir. Bir öğretmen adayı, kendisinden daha fazla puan alan bir başka adayın önüne geçebilmek ya da kendisinden daha az puan alan bir adaya geçilmemek için birilerinden torpil arayışına giriyor ve torpil dileniyorsa… O torpille arkadaşını ya da kendisinden yüksek puana sahip bir başka adayı eleyip atandığı için seviniyorsa… Mülakat komisyonu üyelerinin hoşuna gidecek yanıtlar vermeye koşullanıyor ve yüzü bile kızarmadan bu yanıtları veriyorsa, burada etikten, etik ilişkiden, etik değerlerden ve öğretmenin etiğinden söz etmek mümkün değildir. Çünkü böylesi öğretmeni olan yani, öğretmeni torpil dilenen toplum sürünür. Her türlü yolsuzluğa, soyguna, hırsızlığa, haksızlık ve adaletsizliğe müstahak hale gelir.

MÜLAKAT SİSTEMİ HEMEN KALDIRILMALIDIR

Bir eğitim sistemi ve camiası böylesi kişilerle doldurulmuşsa, orada “eğitim etiği” ya da “eğitimde etik” sırra kadem basmıştır. Aksine arz-ı endam eyleyen ve hükmü meri olan yalnızca ikiyüzlülük ve riyakârlıktır. Bunu da dikkate alarak mülakat sistemi hemen kaldırılmalıdır. Ancak tüm öğretmenlere iki ya da üç yılda bir merkezi sınav uygulanmalı, 60 ya da 70’in altında puan alanlara ilişkin, nesnel kriterler konarak, eğitim öğretim faaliyetinin dışına çıkarmak da dâhil yaptırımlar uygulanmalıdır. 

Hemen yapılması gereken bir başka işlem ise sendikalara ve sendika üyeliğine ilişkindir. Sendika üyeliği kazanılan bir statüdür ve bunu kazanmak isteyen kişinin kendi cebinden aidatını ödemesi gerekir. Ancak Türkiye’de ve özellikle de kamuda, kendi cebinden aidatını ödeyen bir tek sendika üyesi yoktur. Şu ya da bu nedenle A ya da B, C, D sendikasına ilişkin üyelik formunu dolduran kişinin aidatını, onun yerine işveren, yani Türkiye’de iktidar ödemektedir. Elbette bunun bilinen nedeni ve nedenleri vardır. Bundan dolayı da adına sendika denilen kuruluşlar, göstermelik açıklamalar dışında “kamu çalışanı kümesi ya da ağılından” öteye gitmemektedir. Çünkü bu yolla bazı sendikalar holdinge dönüştürülmüş, birileri için de rant kapısı kılınmıştır ki bu sendikaların yöneticileri aldıkları maaş ve ödenekleri bile açıklayamamaktadır. Dolayısıyla sendika aidatını kendi cebinden ödemek üzere resmi başvuruda bulunmayan tüm öğretmenlerin sendika üyelikleri hemen düşürülmelidir.

Bunları daha da uzatabilirim ya da başka birileri farklı önerilerde de bulunabilir ama gerek yok şimdilik.  Acilen ve öncelikli olarak bunların yapılması bile merkez teşkilatından taşrasına dek MEB’e çeki düzen vermeye, eğitim-öğretime dinamizm katmaya yeter de artar bile…


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları