Her dönemin kendine özgü kavramları oluyor. Bir zamanlar, “mürteci” ve “gerici” gibi kavramlar sık sık kullanılırdı. 27 Mayıs İhtilali’ni izleyen günlerde “kuyruklar” nitelemesi de çok kullanılmıştı. “Statükocu” tanımı da yine o günlerde toplumsal dönüşümlere karşı koyanları belirlemek amacıyla sık sık yinelenirdi. Sonra “ortanın solu” daha sonra “milliyetçi toplumcu” ve “liberal sağ” gibi kalıplara başvurulmaya başlanmıştı. 1968 Ağustosu’nda Sovyet ordularının Prag’a girişinden sonra Türkiye’de “güler yüzlü sosyalizm” kavramı ortaya atılmıştı.
Marksizm ve Leninizm bir zamanlar Türkiye’de de konuşulmaya başlanmıştı. Bir kesim, Marksizmi yasal kalıpları içinde savunurken bin bir türlü baskı ile karşılaştı. Sosyalist partiler sağcı militanların saldırılarına uğradılar. Daha sonra, halk ozanının dediği gibi “tüfek icat oldu, mertlik bozuldu”; düşünce akımlarının içine “cebren ve hile ile” silahlı eylemler sokuldu. Silahlı eylemlerin başlattığı kargaşa ise Türkiye’de rejim değişikliği ile son buldu.
Bu kez kavramlar öz ve biçim değiştirdiler. Türkiye iç savaş boyutlarına varan korkunç bir fırtına içinde sağa ve sola savrulurken, dünyada da sarsıcı gelişmelere tanık olundu. Kapitalist tekellerin yoksul ülkeler üzerindeki egemenlikleri uluslararası finans kuruluşlarının aracılığı ile her gün bir parça daha artarken, sosyalizmin anavatanı sayılan Sovyetler Birliği’nden yola çıkan Sovyet askeri, yoksul Afganistan’ı bir gece içinde işgal ediverdi.
Sovyet- Çin çatışması, bu çatışma ile birlikte gelişen Çin Halk Cumhuriyeti- Amerikan dostluğu, Amerikan işgaline karşı yiğitçe direnen Vietnam halkının bu kez Çin Halk Cumhuriyeti ile kavgaya tutuşması, Çin Halk Cumhuriyeti desteğindeki Kamboçya’nın “Kızıl Kmerler”i, Vietnam’ın Kamboçya’yı işgali, sosyalist Yugoslavya ile Arnavutluk’un etnik kökenli bir çatışmaya girişmeleri, sosyalist ülkeler arasında teorilerde yazılı “proletarya enternasyonalizmi”nin kurulmadığını, tersine, sosyalist ülkeler arasında “nasyonal” görünümlü çelişki ve çatışmaların sürdüğünü gösterdi.
“İslam Enternasyonalizmi” düşleri de böylesine dramatik olaylarla sahnelerdedir. Irak- İran savaşı, çeşitliİslam ülkelerinin Filistin Kurtuluş Örgütü’ne takındıkları soğuk tavırlar, Suudi Arabistan’da odaklaşan “Amerikan- Arap” işbirliği, bu gibi siyasal kutuplaşmalarda “İslamcı düşünce”den çok, çokuluslu çıkarların, petrolün ve Körfez bekçiliğinin önemli roller oynadığını göstermektedir.
“Devrimci” ve “demokrat” gibi kavramları böyle bir dünyada ve böyle bir dünya ile kuşatılmış Türkiye’de yorumlamak ve yerli yerlerine oturtmak gerekir. Sovyet şirketlerinin Türkiye’de şoven ve antikomünist çevrelerden özenle seçilmiş ortaklar buldukları, İslamın kutsal rengi yeşilin Amerikan dolarına yansıdığı ve kapitalizmin muhasebe defterlerine İslam ve Hıristiyan malı oligarşinin egemen olduğu bir dünyada, bu gibi kavramları donmuş kalıplardan kurtarmak gerekir.
Kapitalist silah tekellerinden yollanan silahların, Arap silah tüccarlarının hünerli elleri ve Bulgaristan gibi ülkelerin devlet şirketleri aracılığı ile yoksul ülkelerdeki terör pazarlarına sürülmesi, dünyada yepyeni bir “enternasyonalizm”in doğduğunu göstermektedir.
“Demokrat”, böyle bir dünyada “burjuva demokrasisi” adı verilen Batı demokrasisine sıkı sıkıya bağlı olanların ortak özelliği anlamına gelir. “Devrimci”, her türlü düşünceye, konuşma ve örgütlenme olanağı sağlamaya çalışan, bunu yaparken de emekçi sınıf ve tabakaların yasal yol ve yöntemlerle siyasal iktidara ağırlıklarını koymaları ve “artı değer”in emekçi sınıflara geri dönmesi için çabalayan insan demektir.
Devrimci ve demokrat olabilmek için önce “antiemperyalist” düşünceleri benimsemek gerekir. Çünkü, emperyalizm, doğası gereği “enternasyonal” ve “antiemperyalist” düşünceler ise “nasyonal” yani “millici”dir. Devrimci ve demokrat olanlar, şiddete, teröre, askeri işgale karşıdırlar. Bu işgal Beyaz Saray’dan da gelse karşıdırlar, Kremlin’den de gelse...
Barış düşüncesi, devrimci ve demokrat olanların ortak özlemi ve vazgeçilmez siyasal amaçlarıdır.
Devrimci ve demokrat olanlar, sosyalizme “Kâbe”, “merkez” ya da “başkent” tanımazlar, kendi halkına, kendi işçi sınıfına, kendi emekçi kitlelerine güvenirler; güçlerini halktan alırlar, güçlerini halk ile birleştirirler; halkla özdeşleşirler, halkla bütünleşirler.
Bugün için “bağımsızlık”, devrimci ve demokratların ilk işaretleri ve değişmez parolalarıdır.
Demokratik sosyalizm, ulusal sınırlar dışında hiçbir “merkez” tanımayan, kendi halkına güvenen ve inanan devrimci ve demokrat insanların “analarının ak sütü gibi helal” inançları ve düşünceleridir.