Üstün Dökmen

Güç ve sadelik ilişkisi

02 Nisan 2023 Pazar

Kendini zayıf hisseden görünüşe önem verir, büyük saraylar, yazlıklar yaptırır, yatlar alır, özgüveni eksik kişiler markalı giyinirler, konuşurken araya yabancı dilden kelimeler sıkıştırırlar.

Tüm canlılar yarına kalmak ister, yarına kalma isteği evrim sürecinin temelini oluşturur. Aslan geyiği yiyerek geyik ise aslandan kaçarak yarına kalmaya çalışır. İnsan da yarına kalmak ister, ancak insan kaliteli yaşayarak ve bu kalitenin dozunu kendisi ayarlayarak yarına kalmak ister. Hayvanlar yarına kalabilmek için içgüdüleriyle vücutlarını kullanıp güçlü ve caydırıcı görünmeye çabalarlar. İnsan ise hemcinslerine gücünü, kıyafetiyle, atıyla, arabasıyla, yaşadığı evle göstermeye, en azından hissettirmeye çalışır.

Hayvanların işi kolaydır; hayvan, görüntüsüyle, sesiyle rakibini kaçırdığında amacına ulaşır. Ancak insanın işi zordur, insanın ikilemleri vardır. İnsan hem kendisinden korkulmasını ister hem sevilmek ister, hem böbürlenmek ister hem alçak gönüllü desinler ister. Bir de Türk dilinde “Aşırı tevazu kibirden gelir” şeklinde bir söz vardır, bu söz ne düzeyde tevazu göstereceğimiz konusunda bizi iyice sıkıntıya sokar. (Eski Türk hakanları konuklarının önüne altın tabak, kaşık koyarken kendileri tahta tabak, kaşık kullanırlarmış. Her halde bu davranış, tevazu göstererek kendini yüceltme anlamı da taşıyordu.)

KEDİ, REİS, MÜDÜR

Kediler, özellikle yavru kediler sizden korktuklarında sizi korkutmak amacıyla sırtlarını kamburlaştırıp iri gözükmeye çalışırlar ve “Pıh!” diye ses çıkarırlar. Bu onların evrimsel geçmişlerinden gelen otomatik bir davranıştır. İnsanın erkeği karşısındakini sindirmek için dikleşir, tepeden bakmaya çalışır, insanın kadını ise öfkelendiğinde ellerini yumruk yapıp beline dayar, hem hacmini büyütür hem de gerektiğinde saldırabileceğini ima eder.

Afrika’da, Asya’da, Amerika’da eskinin kabile reisleri güçlü gözükmek ve saygınlık kazanmak amacıyla başlıklarına kartal veya hindi tüyleri taktılar, kabaran bir hindi veya tavus kuşu gibi görünmeye çalıştılar. Sovyetler Birliği’nde subayların şapkalarının ön tarafı alışılmıştan daha yüksekti, subayın heybetli görünmesini sağlardı. Bugün müdürler, amirler, patronlar başlarına tüy takamazlar ancak kasıntılı davranışlarla, asık suratlarla ve çevre düzenlemesiyle güçlü oldukları izlenimini vermeye çalışırlar. Gözlemlere göre başka ülkelerde ve bizde insanların rütbeleri büyüdükçe imzaları, masaları ve makam koltukları da büyümektedir. Bazı kurumlarda genel müdürün kullandığı giriş kapısı ve asansör ayrıdır.

Kimi kurumların konferans salonlarının ön tarafına protokol koltukları, onların önüne de üzerlerine su konulan sehpalar yerleştirilir. Bunu gördüğümde yarı şaka yarı ciddi, “Arkadaşlar ön tarafa protokol için su koyarak iyi etmişsiniz, tamam da ya arkadaki ölümlüler de susarsa ne yapacağız?” derim.

Hitler, Mussolini benzeri diktatörler, abartılı el-kol hareketleriyle, bağırarak, hakaret ederek ve kasıntılı bir şekilde gruba tepeden bakarak otorite kurmaya çalışmış, kabadayılık sergilemişlerdir. Çok korkan çok korkutur. Gerçek otorite sahipleri ise sadelik içindedirler, bilgileriyle, bilgelikleriyle, yöneticilik becerileriyle insanları etkilerler.

TOPKAPI’DAN DOLMABAHÇE’YE

Osmanlı padişahları askeri ve ekonomik açıdan güçlü oldukları dönemde Topkapı Sarayı’nda oturdular. Bu saray, Batı’daki ve Çin’deki benzerlerine oranla çok mütevazı idi. Bu dönemde Osmanlı padişahları Avrupalı elçileri huzurlarına kabul etmeden önce İstanbul’da altı ay civarında bekletirlerdi. Bu bir güç gösteriydi. Altı ayın sonunda elçi Topkapı Sarayındaki Arz Odası’nda padişah’ın huzuruna çıkardı. Arz Odası taş zeminli genişçe bir odaydı, kapının çapraz köşesinde taht bulunurdu, yan duvarda ise padişaha mahsus bir lavabo vardı. Bu kadar; oda eşya ile doldurulmamıştı, padişahlar güçlerini elçilere göstermek için altın tavanlı bir salona, altın kaplama süslü koltuklara ihtiyaç duymazlardı.

Devir değişti. Osmanlı, askeri ve ekonomik gücünü kaybetti. 19. yüzyılda Dolmabahçe Sarayı yapıldı. Dolmabahçe İstanbul için muhteşem bir saraydı, merdivenlerinde kristal trabzanları, tavanında tonlarca altın kaplama vardı. Fakat Avrupalı elçiler bir gün bile bekletilmeden padişahın huzuruna kabul edilirdi. Kabul töreninde elçi etkilensin diye sarayın içinde dolaştırıla dolaştırıla padişahın huzuruna çıkarılırdı. Elçi adeta bir müze gezmiş gibi olurdu. Elçiler gördüklerinden etkilenirler miydi? Muhtemelen hayır, çünkü bu sarayın kendilerinden alınan borç parayla yapıldığını bilirlerdi.

Yükseliş, hatta duraklama devrinde Osmanlı itibarını muhteşem bir sarayla değil, askeri, ekonomik ve kültürel gücüyle sağlamıştı. Kendini zayıf hisseden görünüşe önem verir, büyük saraylar, yazlıklar yaptırır, yatlar alır, özgüveni eksik kişiler markalı giyinirler, konuşurken araya İngilizce veya Osmanlıca kelimeler sıkıştırırlar.

GÜÇ VE SADELİK

Gerçek güç ve sadelik birlikte ortaya çıkar. Sekiz yıl içinde imparatorluk sınırlarını iki katına çıkaran Yavuz Selim, gayet sade giyinir, az yer, mücevher takmazdı. Mısır seferi dönüşünde kendisi için hazırlanan karşılama törenine katılmamak için saraya gizlice girmişti. Bir kişinin artıları ve eksileri bulunabilir, ancak kendini yeterince güçlü hissediyorsa sadelik içindedir.

Ve son olarak gerçekten güçlü olanın sadeliğine ilişkin muhteşem bir örnek: Atatürk eğer isteseydi onca öğrenciyi Avrupa’ya göndermez, onca fabrikayı yaptırmaz, şan olsun diye Çankaya’daki bağ evinden onlarca kat büyük bir saray yaptırabilirdi. Onun şanı kendinden menkuldü. O kendine sadece Söğütözü’nde çocukluk hayali olan tek göz bir kulübe, kendi ifadesiyle bir ‘’Koliba’’ yaptırmıştır. Küçük Mustafa’nın, büyük Atatürk’ün kolibasını görmenizi dilerim.

Not: Kolibanın batı cephesinin camı kırık. Düzelecektir.



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Ütopya ve maarifimiz - I 12 Mayıs 2024
Aşil topuklarımız 5 Mayıs 2024

Günün Köşe Yazıları