Türkiye'den 'resmi geçit'

04 Ekim 2013 Cuma

GÜLSÜN KARAMUSTAFA’DAN ÜLKE PANORAMASI

İstanbul şahlandı. Galeriler, müzeler coştu. Sergiler birbirini izliyor. Her birine yetişebilmek, doğaüstü bir güç istiyor. İzleyebildiklerimin tümünü paylaşabilme isteği ama bunun olanaksızlığı insanın omuzlarına çöküyor… Sergiler içinde birini, “bunu herkes görmeli, her resim, her bölüm üzerine herkes düşünmeli, benim sorduğum soruları herkes kendine sormalı” diye diye dolaştım.

Yüreği kadın!

SALT Beyoğlu’da iki kata yayılmış Gülsün Karamustafa’nın sergisinden söz ediyorum. Bugüne dek sanatçının gerçekleşmiş en geniş kapsamlı sergisi. 70’li yıllardan beri yakından izlediğim bir sanatçı Gülsün Karamustafa. Geçirdiği evreleri, deneyimlerini, hem resimlerini hem de “yerleştirmelerini” hiç kaçırmamaya çalıştım. Ama daha önce hiç görmediğim, ilk kez karşılaştığım onca eseri de karşımda bulunca, heyecanım daha da arttı!
Örneğin politik nedenlerle 1971’deki askeri darbe sonrasında cezaevinde geçirdiği günlere ilişkin yaptığı resimleri, ilk kez bu sergide yer alıyor… Çocukluğuna ilişkin bir fotoğraftan yola çıkan “Güllerim Tahayyüllerim” ile “Abde ve Çocuk” adlı işlerini; “Sahne” enstalasyonu da ilk kez karşılaştığım çalışmalarıydı. 
Gülsün Karamustafa muhteşem bir gözlem yeteneğine sahip bir sanatçı ama sanki kafası bir sosyolog gibi çalışıyor… Ya yüreği? Yüreği, tümden kadın! Yani kadın olmanın bilincinde bir kadın. Konusu değil, bakış açısı, dünyayı algılayışı, değerlendirişi, yorumlayışı kadının penceresinden… Yani toplumsal cinsiyet ve onun sorgulanması ön planda…
Kadınları ve erkekleri, yaşlıları ve gençleri, göç edenleri, yer değiştirenleri, hep ama hep yerinde duranları anlatıyor resimleriyle, kolajlarıyla, yerleştirmeleriyle. Tarihten ya da günümüzden ödünç aldığı bireysel ya da toplumsal öyküleri kendine özgü dille, plastik sanatların diliyle anlatıyor. Resimle, renklerle, gündelik nesnelerle, ikonlaşmış imgelerle, fotoğrafla, ışıkla, kumaşla vb. anlatıyor. Öyle ya da böyle, farklı yöntemlerle öyküler anlatıyor. Anlatmayı ne çok sevdiğini ortaya koyarak anlatıyor. Anlattığı “
öykülere” biz ölümlü izleyicileri inandırıyor. Anlattıklarının sahiciliğinden bir an olsun kuşku duymuyorsunuz. “İşte ben de bunu anlatmak, bunu söylemek istiyordum” derken yakalıyorsunuz kendinizi. 

İki eşik arasında 

Gülsün Karamustafa’nın en çok kimlik, göç, kültürel farklılık, toplumsal cinsiyet gibi konular üzerinde durduğu vurgulanır hep… Evet en ünlü eserleri bunlar üzerine. Ancak ben bu sergiyle onun eşikte kalanları, eşikte kalma durumunu ele alışına bir kez daha hayran oldum. 
Hangi eşik mi? Doğu ile Batı arasında… Batı’nın oryantalizmiyle, Doğu’nun Batılılaşma tutkusu arasında.. “
Kitch” ile “arabesk” arasında… Osmanlı ile Cumhuriyet dönemi arasında… Saray kadınlarıyla tarladaki, sokaktaki kadınlar arasında… Kişisel tarihle Türkiye tarihi arasında… Baskılar, yasaklar, tabularla, özgürlükler arasında… “Adab-ı muaşeret kurallarıyla” sonsuz bir hoyratlık arasında… Örneğin 6-7 Eylül’deki vahşetle, o vahşetin özrünü dilemeye çalışan sanatçı duyarlığı arasında… Ve daha bunlar gibi nice arada kalmışlıklar… Aşılması gereken nice eşikler… 
Sergiyi izlerken ülkemin panoramasını izlermiş gibi oldum… Bir çeşit memleketimden insan manzaraları… Türkiye’den bir geçit töreni ya da eski deyişle “
resmi geçit”…
Sergi ocak ayına dek sürüyor. Kaçırmayın. Söylemeden edemeyeceğim: Bu güzelim serginin bir büyük eksiği var: Bir kitabının, kapsamlı bir kataloğunun yapılmamış olması…


Yazarın Son Yazıları

Adın yaşamak olsun! 1 Ekim 2020
Utanç duymak 27 Eylül 2020
Şizofreni! 10 Eylül 2020
Yaz bitti 6 Eylül 2020