25 Mart 2015 Türkiye

26 Mart 2016 Cumartesi

Genelde sabahları gazetelerle haşır neşir olur, TV haberlerini öğlene saklarım. Dünkü, 25 Mart günü sabahının onunda Mine Sirmen kıvranmaya başladı:
- Hadi televizyonu açalım, saat 10.00’da başlıyor duruşma!
- Acele etme, dedim, sen de bilirsin, daha bir şey belli olmaz.
Nitekim, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül’ün ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılandıkları “MİT TIR’ları Davası”nın kapalı yapılmasına karar verildiği haberi ancak öğlene yetişti. Haberde, davaya MİT’in yanı sıra, Cumhurbaşkanı’nın da müdahil olmasının kabul edildiği de belirtiliyordu.
MİT’in talebi neyse ama, Cumhurbaşkanı’nın müdahil olmasının kabulü ve duruşmanın kapalı görülmesini anlamak mümkün değildi.
Dava dosyasında, gazetede yayımlanan haberin kupürlerinden başka delil olarak bir şey bulunmadığına göre, kapalı duruşmanın gerekçesini anlamak da pek mümkün değil. Aynı şekilde, MİT TIR’ları ile ilgili bir haber için açılmış davanın Cumhurbaşkanlığı makamıyla ne ilgisi olabilirdi ki, müdahillik talebi kabul görmüştü?
Yok eğer, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın davaya kişisel olarak müdahil olduğu ileri sürülecekse, böyle bir şeyin hukuk devletlerinde mümkün olmadığı açıktır.

***

Zaten mesele de burada düğümleniyordu. Eğer, her şeyin hukukun kurallarına uygun cereyan edeceğine güvensek, hiçbirimiz bu davayı böyle nefeslerimizi tutarak, izlemek durumunda kalmazdık.
Oysa şimdi şu sorunun çengeline takılmış kıvranıyoruz: Tayyip Bey’in Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutukluluklarının hak ihlali olduğunu belirten Anayasa Mahkemesi kararına saygı duymadığını ve tanımadığını belirten, ilk derece mahkemelerinin de buna uymamalarını tavsiye ettiği konuşması üzerine acaba ilk derece mahkemesi yeniden tutuklanmaya tevessül eder mi?
Gerçi hukuken böyle bir şey mümkün değil. Anayasanın 153. maddesi “Anayasa Mahkemesi’nin kararları Resmi Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar” dediğine göre, yeniden tutuklanma gibi bir olayın gerçekleşmesi değil, düşünülmesi bile mümkün olamazdı.
Ama bu resmi Türkiye için geçerlidir.
Resmi Türkiye ile gerçek Türkiye her zaman birbirleriyle bağdaşmıyorlar.
Fiili durum hukuki durumla çelişebiliyor ve egemenlerin müdahalesiyle, bu çelişme fiili durum lehine çözüme bağlanıyor.
Haklı olmanın önemi yok. Türkiye’de artık, hak değirmendedir, önemlisi güçlü olmaktır.

***

Bu satırlar yazılırken, Can Dündar ile Erdem Gül’ün akıbetleri henüz belli olmamıştı. Can Dündar kendisi de yapılan bir söyleşide her şeyin imkân dahilinde bulunduğunu, tutuklanma olasılığının yüzde 50 olduğunu söylüyordu.
Can Dündar’ı böyle düşünmeye iten suç işlediğine inanması değil, ülkemizde yargının bağımsızlığına inanmamasıydı.
Bir ülkede, yargının bağımsız ve dolayısıyla tarafsız ve adil olması kadar, bu konuda vatandaşlarda yerleşmiş bir güvenin de olması zorunludur.
Yani yargının bağımsız olması kadar önemlidir vatandaşın güven duygusu.
Vatandaş, haklarına saygı gösterileceği, kanunlar çerçevesinde özgürlüklerine dokunulmayacağına emin olduğu ölçüde korkusuz yaşar.
Devletin erkini demokrasinin evrensel ölçütlerine, anayasanın ve yasaların hükümlerine uygun olarak kullanması halinde vatandaş korkunun pençesinde kıvranmaz.
Bu güven duygusu; bu korkmama hali olmadığı takdirde, tek meşru şiddet kullanma odağı olan devlet, terör örgütü gibi bir korku kaynağı haline gelir.
25 Mart 2016 günü Türkiye, vatandaşların haklarını, özgürlüklerini korkmadan, tereddüte düşmeden kullanabildikleri bir ülke miydi, yoksa değil miydi?
Bütün mesele budur.
Vatandaş, devletten, devletin yargısından emin olacak yerde onlardan korkuyorsa, orada başka terör örgütüne de ihtiyaç yoktur.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Düzen namus istemiyor 23 Temmuz 2021
Bir 20 Temmuz sabahı 20 Temmuz 2021
İstese de gidememek 13 Temmuz 2021
Fetva makamından 9 Temmuz 2021