Ben diyorum ‘ilmi hikmetten...’

29 Ocak 2019 Salı

Rusya Devlet Başkanı Putin demokrasinin kurallarını eğip büken, temel hak ve özgürlükleri tanımayan, muhaliflerini, yalnız içeri tıkmakla kalmayıp zaman zaman da “temizleten” bir diktatör, ama kabul etmek gerekir ki, diplomasi alanında usta.
Rusya Putin’in bu ustalığı sayesinde, bir süredir Suriye iç savaşında belirleyici öğe durumuna geçerek, tekrar büyük güç görünümüne kavuşmuştur.
Bugün herkes kabul ediyor ki, Suriye’de Rusya’nın evetini almadan herhangi bir çözüme ulaşmak mümkün değildir ve Esad’ı devrilmekten kurtaran da yine Putin’dir.
Putin, Erdoğan ile görüşmesi sırasında Türkiye’nin Kuzey Suriye konusunda haklı bulduğunu vurguladığı endişelerini giderecek formülü de fısıldayıvermiştir: 1998 Adana Mutabakatı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, bu mutabakatın terör ile mücadelede Türkiye’nin müdahale hakkını onayladığını söyleyerek, öneriye destek olmuş, daha da önemlisi Cumhurbaşkanı Erdoğan Kara Harp Okulu’ndaki konuşmasında şunları söylemiştir:
- Adana Mutabakatı’nın ısrarla üzerinde durulması gerekir.
Böylelikle, ilk bakışta tarafların olumlu yaklaşımları sonucunda Kuzey Suriye sorununun aşılmasının önündeki engellerin kalktığı gibi bir izlenim doğmuştur.

***

Ne yazık ki, durum tam olarak öyle değildir, Mevlüt Çavuşoğlu’nun konuşmasıyla başlayan açıklamalar gösteriyor ki 26 Nisan 2011’de “Teröre Karşı Ortak İşbirliği Anlaşması” adıyla yürürlüğe giren metinden tarafların anladıkları tamamen farklıdır.
Putin Adana Mutabakatı’nı, Şam- Ankara diyaloğunu başlatacak vesile olarak görürken, Şam bu metni, terör örgütü olarak gördüğü ÖSO’nun Ankara tarafından desteklenmesine son verilmesini ve Türkiye’nin kendi toprakları üzerindeki kuvvetlerini geri çekmesini sağlayacak bir sürece yol açan bir belge olarak algılamaktadır.
Mevlüt Çavuşoğlu’nun başlangıçta hemen önerinin üzerine atladığı açıklamasından anlaşılan ise, Ankara’nın Adana Mutbakatı’nı Suriye topraklarından topraklarına yönelik bir terör tehdidi halinde, kuvvet kullanma hakkını teslim eden bir mutabakat olarak algıladığıdır.
Görülüyor ki taraflar birbirlerini tamamen farklı anlamaktadırlar.
Karagöz oyunlarında bilgiç Hacivat ile sallapati Karagöz arasında geçen bir sahne vardır. Hacivat “ilmi hikmetten” der, sallapati Karagöz sorar:
- Kilimi kim çalmış mektepten?...
Aynı şeyi söylüyormuş gibi görünen ama kimsenin birbirini anlamadığı diyalog da böylece sürer gider.
Moskova-Şam-Ankara arasındaki sağırlar diyaloğunda da durum aynı.

***

Tarafların her birinin nalıncı keseri gibi, olayı kendilerine yonttukları durumdan kurtulup, çözüm sürecini başlatabilmek için, Ankara’nın görüşlerini yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir.
1988 Adana Mutabakatı ve 2011 Anlaşması, Suriye topraklarından Türkiye’ye yönelecek terör tehditlerini ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Burada esas olan Suriye’nin bu gibi girişimleri önlemesi, alınacak önlemler konusunda Ankara ile işbirliği yapmasıdır.
Türkiye, nasıl ki, PKK-PYD-YPG konusunda böyle bir talepte bulunmakta haklı ise, Şam’ın da kendisi için terör tehdidi olarak gördüğü ÖSO için aynı talepte bulunmakta haklı olduğunu kabul etmek gerek.
Kuzey Suriye’de kalıcı çözüm, Suriye’nin üniter yapı içinde toprak bütünlüğünün sağlanmasıyla mümkün olduğuna göre, buna ters olan ÖSO’nun orada bir rolü olamaz.
Suriye’den herhangi bir toprak talebi olmadığı Ankara tarafından çok kez açıklandığına göre, TSK’nin de Türkiye’ye yönelik terörist girişimleri kendi önlemeyi üstlenmiş Suriye’nin talebiyle bir ortak operasyon söz konusu olduğu haller dışında yabancı topraklardan çekilmesi doğaldır.
Her şey gösteriyor ki, görüşünü gözden geçirmesi gereken taraf Ankara’dır.
Böyle bir çözüm Ankara’yı Suriye batağına saplanmaktan kurtarma açısından da yararlıdır.  


Yazarın Son Yazıları

Hamamda... 24 Kasım 2020
Yasak 17 Kasım 2020
ABD ile ilişkiler 13 Kasım 2020
Atatürk’ü konuşmak 10 Kasım 2020
İmar kültürü 3 Kasım 2020
Devlet koruması 16 Ekim 2020
Düzenin özü 9 Ekim 2020