Partili başkanın ülkesinde...

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Paris - Birkaç gündür Fransa’nın başkenti Paris’teyim. Bir zamanlar bir süre eğitim gördüğüm kenti de, yarım yüzyıldan ziyade birçok bölgesini ziyaret ettiğim ülkeyi de az çok biliyorum. Şu sıralarda, başkanlıkçı anayasal sistemi yüzünden Fransa’dan ülkemizde bilir bilmez çokça söz ediliyor.
Burada klasik başkanlık diyemeyeceğimiz, başkanlıkla parlamenter sistem arası kendine özgü sistem yürürlükte.
Sistem, bazı değişikliklerle 1958 5. Cumhuriyet Anayasası’na dayanıyor. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor. 1958’de General De Gaulle, çeşitli yerel temsilcilerden oluşan 81 bin 764 büyük seçmenin oyuyla seçilmişti. Ama daha sonra 1962 değişikliğiyle cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçilir oldu. Cumhurbaşkanının 2000 yılına kadar 7 yıl olan süresi bu tarihten sonra 5 yıla indirilmiştir. “General De Gaulle’ün bedenine uygun özel biçilmiş olduğu” ileri sürülen sistemin, en etkili anahtar kişisi, 1958 Anayasası’nın mimarı Michel Debre’ye göre, yürütmenin başı olan cumhurbaşkanıdır.
Ama bu halk tarafından, seçilmiş cumhurbaşkanının, parlamento çoğunluğunun desteğine de sahip olması ile mümkündür.
Peki, ya parlamentoda cumhurbaşkanından ayrı çoğunluk oluşur ve oradan başbakan çıkarsa ne olacaktı?

***

Siyasal gözlemciler, bu durumun düzenin sonu olacağını, sistemin De Gaulle’den sonra çok yaşamayacağını söylüyorlardı.
Korkulan durum 1986 - 1988’de Sosyalist Cumhurbaşkanı Mitterrand ve parlamentoda oluşan sağcı çoğunluğun desteğine sahip Başbakan Jacques Chirac ile yaşandı. Ama rejim yıkılmadı.
Sosyalist Mitterrand aynı olguyu ikinci defa merkez sağcı Edouard Balladur ile 1993 - 1995’te yaşadı. Üçüncü kez aynı tecrübeyi bu defa başbakan koltuğunda oturan Chirac, sosyalist Lionel Jospin ile 1997 - 2002 yılları arasında denedi.
Cohabitation (birlikte var olma) denen üç dönemi de rejim kazasız belasız atlatırken Debre’nin ünlü 1958 konuşmasında belirttiği gibi, Fransa’yı temsil eden cumhurbaşkanının dış politikada son söze sahip olması, parlamento çoğunluğuna dayanan başbakanın iç politikayı yönetmesi yöntemine dayandılar.
Ama kriz doğurabilecek durumun aşılmasının ana etkeni Fransız toplumunun demokratik birikimi ve politikaya da yansıyan uzlaşma kültürüydü.
Her şeyden önce 5. Cumhuriyet’in halk tarafından seçilmiş partili cumhurbaşkanlığı kurumu salt “otoriter” eğilimli De Gaulle’ün kişisel güç tutkusunun değil, önce üçüncü (1875 - 1940), sonra dördüncü (1945 - 1958) Cumhuriyet dönemlerinin, savaşta bozguna da neden olan, kurumların sağlıklı çalışmalarını engelleyen, yürütme erkinin denetimi tamamen elinden kaçırdığı koalisyonlar batağına saplanmış, kronik siyasal istikrarsızlıklarına (ki Türkiye’nin yaşadıklarının bunlarla uzaktan yakından ilgisi yoktur) duyulan tepkinin ürünüdür.
Bu tepkilere ve özellikle, “Cumhuriyet’in kurumları veya ülkenin bağımsızlığı ciddi ve yakın tehdit altına girdiğinde” diye başlayan ve cumhurbaşkanına çağdaş bir diktatörün gıpta edeceği her türlü yetkiyi veren anayasanın ünlü 16. maddesine karşın De Gaulle, demokrasiden otoriterliğe sapmadı.
Ve general, halk oyuna sunduğu kanun teklifi halk oyunda yeterli desteği sağlamayınca parlamento çoğunluğuna karşın, aksi yönde ısrarlara aldırmadan “bu bana hayır demektir” dedi ve istifa edip çekildi.
De Gaulle cumhurbaşkanı iken ünlü yazar Sartre ile sert bir tartışmaya girişmişken bir ara yazara “Üstadım” diye hitap etti. Sartre’ın yanıtı aşağılayıcıydı:
- Bana bizim mahallenin garsonları üstadım diye hitap ederler.
Bunun üzerine çevresindekiler kendisine telkinde bulundular.
- Siz ki Fransa’nın temsilcisi, simgesisiniz, buna nasıl katlanıyorsunuz, neden dava açmıyorsunuz ? Telkinlere kulak asmayan De Gaulle’ün yanıtı kısadır:
- Evet ama Mösyö Sartre da Fransa’nın simgesidir.
Seçilmiş partili cumhurbaşkanının ülkesi Fransa’dan bakınca, 2016 Türkiyesi ne kadar çağ dışı görünüyor...  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Anahtar soru 24 Eylül 2021