‘Uzun Bıçaklar Gecesi’ ve Çarşı

16 Aralık 2014 Salı

Sloganlar, pankartlar, masum demokrasi istemlerini dile getiren topluluklar, basın özgürlüğü çığlıkları, demokrasi haykırışları...
Ortalık toz duman...
Her şey allak bullak...
At izi it izine karışmış durumda...
Aklımızdan olmadan, sağduyu çizgisini yitirmeden soğukkanlı davranmalıyız bu iç bulandırıcı görüntü karşısında ve önce şu soruyu yanıtlamalıyız:
Ne oluyor?
Aslında olan basit: Bir zamanlar baskı ve zulüm yolunda kol kola yürüyen hukuk tanımazlar, şimdi dünkü yöntemlerini birbirlerine karşı uygulayarak hesaplaşmaya girişmişlerdir, hepsi bu.
Bu basın özgürlüğü karşısında özgür medyanın çığlığı değil, dünün zalim şakşakçısı yandaş medyasının bugün mazlum duruma düşmesi üzerine attığı umarsızlık çığlığıdır.
Dün yaptıklarını anımsayınca, bugünkü basın özgürlüğü çağrılarının içtenliğine inanmak imkânsızdır.
Aslında demokrasiyle, özgür basınla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir durum söz konusu. Yarın devran dönünce, bugünün mazlumu yine zalim rolüne dönmeye hazırdır.
Olay, Hitler’in yıllarca baskı ve zulmü ortaklaşa yürüttüğü SA’ları, kanlı bir şekilde tasfiye ettiği 1934’teki “Uzun Bıçaklar Gecesi”ni çağrıştırıyor.

***

Hitler 30 Haziran’ı 1 Temmuz’a bağlayan gece SA’ları liderleri Ernest Röhm ile birlikte yok ederken, bütün dünyaya şunu ilan ediyordu:
- İktidarıma ortak kabul etmem, buna soyunanı ezer geçerim!
O zaman burada ikinci soruya geliyoruz:
Ne yapmalı, nasıl tavır almalı?
“Müstahaktır” deyip geçmeli, “işte etme bulma dünyası” diye olanlara omuz mu silkmeliyiz?
Yoksa bilgiç bir edayla “Söyledik basın özgürlüğü herkese lazımdır diye, o zaman dinlememiştiniz, bak ne oldu gördünüz mü; çekin bakalım şimdi başınıza geleni!” diyerek gülüp geçmeli miyiz?
Tabii ki hayır!
Basın ve ifade özgürlüğünü, yalnız bizim gibi düşünenler için istemediğimize göre, dünün zalimlerinin taleplerine de kulak vermeliyiz. Toptan genel olarak özgürlük istemeliyiz.
Ama dün olanları unutmadan, yalanla oyalanmadan, sahte özgürlük sloganlarına kanmadan, herkesin özgürlüğe hakkı olduğunu savunmaktır işimiz.
Dünün zalimlerinin mazlumlarına uyguladıkları yöntemler, yaptıkları zulümler ne olursa olsun, bugün aynılarının kendilerine de uygulanmasını haklı gösteremez.
Üstelik unutmayalım ki, başlarına gelenler, dünkü zulümleri yüzünden değildir.
Şimdi kendi vesayetine ortak tanımayan gücün tekel kavgasının sonucudur olanlar.

***

Yapılanlara karşı çıkalım, ama dün yapılanları da unutmayalım.
Dünkü özel yargı zalimlerini, bugünün güzel yargı mazlumları haline sokan mekanizmanın nasıl işlediğini görelim ve gösterelim, ne özel yargıya karşı güzel yargıyı, ne güzel yargıya karşı özel yargıyı savunalım.
Ama gerçek bir mazlum arıyorsak eğer, onu ne özel yargıda ne güzel yargıda, olsa olsa “Çarşı”da bulacağımızı bilelim.
Evet, Cumhurbaşbakan’ın ısrarla üzerinde durduğu “Çarşı”nın davası bugün başlıyor.
Balyoz ve Ergenekon davaları özel yargıda görülmüştü. “Çarşı” davası güzel yargıda görülüyor. Dünyada ilk kez bir taraftar grubu, hükümeti yıkmak üzere darbe planlamaktan yargı önüne çıkıyor.
Çarşı Beşiktaş’ın taraftar grubuydu, “Çarşı” ne sağcıyız ne solcu, futbolcuyuz futbolcu, rıhtımından çoktan demir almış, özgürlük denizine açılmıştı.
“Çarşı” artık Beşiktaş için yürümeyi aşmış, Gezi, yeni hepimiz için yürümeye başlamıştı. “Çarşı” hepimiz için demokratik hakkımızı kullanarak yürüyor.
“Çarşı” ne o zalimin ne bu zalimin yanında; o zalimsiz, mazlumsuz demokrasi safında duruyor.
Zalimsiz, mazlumsuz bir ülke istiyorsak, neden ve kimin yanında duracağımızı bilmeli, “Çarşı”nın davasına sahip çıkmalıyız.
“Çarşı”nın davası hepimizin davasıdır. 


Yazarın Son Yazıları

Devlet koruması 16 Ekim 2020
Düzenin özü 9 Ekim 2020
Tarikat - Diyanet 18 Eylül 2020
Yine idam 8 Eylül 2020