Barış Doster

Yurttaşın bağışı ve devletin yardımı

04 Nisan 2020 Cumartesi

Salgın hastalığa karşı önlemler kapsamında başlatılan milli dayanışma kampanyası, maalesef toplum olarak ne denli ayrıştığımızı gösterdi bir kez daha. Kampanya kapsamında, kişi, kurum ve kuruluşlardan bağış yapmaları istendi. Kimi işgüzar idareciler, amirlerinin gözüne girmek, onlara yaranmak için, gönüllü olması gereken bağışı, talimatla zorunlu hale getirmeye çalıştılar. İktidar, muhalefetin elindeki belediyelerin bağış toplamasını yasakladı. Tartışma büyüdü. Konu; ülkemizin ekonomik gücüne; salgın hastalık koşullarında işini, aşını kaybeden yurttaşlara para vermesi gereken devletin, yurttaşlardan para istemesine; 5 milyon Suriyeli sığınmacı için harcanan 40 milyar dolara; Türkiye’nin yaptığı dış yardımlara uzandı.   

Aynı günlerde Türkiye’nin, İspanya ve İtalya’ya tıbbi yardım yapması da ilginçti. Milli Savunma Bakanlığı bünyesindeki fabrika ve dikimevlerinde üretilen malzemeyi, askeri kargo uçağı taşıdı. Yardım kolilerinin üzerinde “Türkiye Cumhuriyeti” değil de, “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı” yazması da dikkat çekti. Dahası var...

Bir devletin gücü, büyüklüğü, yardım bütçesi; onun devlet kapasitesinden, yani ekonomik, politik, askeri, toplumsal, bilimsel, teknolojik gücünün toplamından bağımsız değildir. Ayni ya da nakdi her yardımın insani, vicdani, ahlaki, dini boyutu vardır. Ama devletlerarası ilişki söz konusu olunca, en az bunlar kadar siyasi, diplomatik boyutu da vardır. Çünkü çıkarlar söz konusudur. Yardım eden devlet, meselenin sadece insani, ahlaki, vicdani boyutuna bakmaz. Fayda maliyet hesabı yapar. Politik, diplomatik, ekonomik açıdan neler kazanabileceğine bakar. Misal; geçmişte Türkiye’yle savaşmış, yurdumuzu işgal etmiş, PKK terör örgütü liderini ülkesine almış, sözde soykırım iddialarını desteklemiş İtalya’ya yardım yollandığında, bunun İtalya’nın Türkiye karşıtı hangi tutumunu değiştireceği, en azından yumuşatacağı, ikili ilişkilere nasıl katkı yapacağı da hesaplanır. Bu hesapçı ve çıkarcı tutum, dış politikanın doğasında vardır.  

İnsanlık mı? Gösteriş mi? Kamu diplomasisi mi?

İşin diplomatik yönü yanında ekonomik yönü de var. Türkiye; gücüne, devlet kapasitesine oranla, dış yardım yapan ülkeler sıralamasında başı çekiyor. Türkiye’den daha zengin, daha güçlü ülkeler bile, güçleri dikkate alındığında, Türkiye’nin yaptığı kadar dış yardım yapmıyorlar. Somali’den Uganda’ya, Libya’dan Kırgızistan’a, Pakistan’dan Yemen’e dek 175 ülkeye yardım yapan Türkiye; devlet kapasitesinden çok, gönül kapasitesiyle övünüyor. Ama bunun diplomatik sonuçlarını nadiren alabiliyor. Örneğin; Türkiye, 2009 - 2010 dönemi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliği için aday olduğunda, en yüksek oyla seçilmişti. 192 ülkenin oy kullandığı ilk turda, gerekli olan üçte iki çoğunluk oyunun (128 oy) üzerinde, 151 oy alarak geçici üye olmuştu. Alınan oylarda Afrika ülkelerinin, üçüncü dünyanın, Atatürk’ün sözleriyle “mazlum milletlerin” katkısı büyüktü.

Soru şu: Bu dış yardımlar ne ölçüde istikrarlı ve sonuç alıcıydı? Yanıt: Bir süre için. BM’deki oylamalarda her zaman etkili olmadılar. Çünkü dış yardım yapılan coğrafya çok geniş. Yardım yapılan ülke sayısı çok fazla. Bu ülkelere dış yardım yapan çok devlet var. Mesela Çin’in dış yardım, dış yatırım kapasitesi hayli yüksek olduğundan, Afrika’da, değil Türkiye’nin, ABD ve Avrupa’nın bile önüne geçti. Etkisini hızla artırdı.

Sorun şu: Normal şartlarda halkın belki üzerinde durmayacağı, hatta yurttaşlarımızın bir kısmının belki övünç duyacağı bu yardımlar, salgın hastalık koşullarında daha çok göze battı. Merkez Bankası’nın ihtiyat akçesini bile harcayan, “ak akçe, kara gün içindir” atasözünü unutan iktidarın politikaları daha çok sorgulanır oldu.


Yazarın Son Yazıları