Bir gün birisi size şu soruyu sorsa:
Bu hayatı, baştan sona, hiçbir şey değişmeden bir kez daha yaşamak ister miydiniz?
Aynı sabahlar, aynı kararlar, aynı hatalar… Aynı insanlar, aynı hayal kırıklıkları… Aynı küçük mutluluklar ve aynı büyük belirsizlikler.
Gerçekten ister miydiniz?
Bu soruya hızlı cevap vermek kolay değil. Çünkü sorun yalnızca hayatın iyi ya da kötü olması değil, o hayatın ne kadarının gerçekten size ait olduğu.
Çoğumuz hayatı seçerek değil, sürdürerek yaşıyoruz. Bir noktadan sonra kararlarımızı biz vermiyoruz; alışkanlıklar, zorunluluklar ve içinde bulunduğumuz koşullar...
Bir iş seçiliyor ama neden seçildiği çok da hatırlanmıyor. Bir kentte yaşanıyor ama kararı pek sorgulanmıyor. İlişkiler sürüyor ama çoğu zaman alışkanlık ile bağlılık arasındaki fark giderek silikleşiyor.
Yaşam ilerliyor. Ama çoğu zaman yönü belirsiz.
Türkiye gibi belirsizliklerin sıradanlaştığı bir ülkede bu durum daha da belirgin. İnsanlar uzun vadeli bir yaşam kurmaktansa kısa vadeli bir denge tutturmaya çalışıyor. “Şimdilik böyle” diyerek alınan kararlar, zamanla kalıcı hale geliyor.
Bir süre sonra geçici olan, kalıcıya dönüşüyor.
Ve insan, kendi yaşamının içinde bir tür misafir gibi yaşamaya başlıyor.
En garip olan da şu: Bu durum artık bize garip gelmiyor. Çünkü çevremizdeki herkes benzer bir Yaşam sürüyor. Aynı ritim, aynı kabulleniş, aynı erteleme hali…
Oysa soru hâlâ orada duruyor.
Eğer bu hayat gerçekten size aitse, onu bir kez daha yaşamak fikri neden bu kadar ağır geliyor?
Sanrıım insan çoğu zaman yaptığı hatalardan değil, hiç yapmadığı seçimlerden rahatsız oluyor.
İşte bu yüzden aynı hayatı tekrar yaşamak fikri birçok kişi için bir ödül değil, bir tür sıkışmışlık hissi. Değiştirilmemiş kararların, ertelenmiş olasılıkların ve hiç denenmemiş yolların ağırlığıyla…
Burada tuhaf bir çelişki var.
Bir yandan modern dünya bize son derece rasyonel olmamızı öğütlüyor. Veriye bakmamızı, ölçmemizi, hesaplamamızı, kanıtlamamızı… Yaşamı bir tür optimizasyon problemi gibi sürdürmemizi.
Aynı dünyanın en büyük düşünürlerinin, bilim insanlarının ve filozoflarının yaşamlarına baktığınızda ise bambaşka bir tabloyla karşılaşıyorsunuz.
Bir dağ yürüyüşünde “aydınlanma” yaşayanlar… Bir anda gelen bir fikirle yaşamını değiştirenler… İlhamı neredeyse açıklanamaz bir deneyim gibi anlatanlar…
Ama bunlara “mistisizm” demiyoruz. Onlara daha zarif isimler buluyoruz: sezgi, içgörü, ilham…
Modern akıl, başkalarının mistik deneyimlerine kuşkuyla bakmayı sever. Ama kendi “aydınlanma anlarını” büyük bir ciddiyetle anlatmaktan da geri durmuyor.
Belki de modern dünyanın en büyük “guilty pleasure”larından biri bu: Rasyonel görünmek isterken içten içe o açıklanamayan anlara gereksinim duymak.
Çünkü insan yalnızca hesaplayan değil, anlam arayan bir varlık.
Ve o anlam çoğu zaman bir Excel tablosunda bulunmuyor.
Bu yüzden yanlış olduğunu bile bile seçtiğimiz şeyler, hayatın en belirleyici parçalarına dönüşebiliyor.
Bazen de hiç seçmediğimiz şeyler, yaşamın en büyük yükü oluyor.
Tekrar yanıtlamaya hazır mısınız?
Bu hayatı bir daha yaşar mıydınız?
Çünkü bu soru, hayatın ne kadar başarılı olduğu ile ilgili değil. Ne kadar doğru olduğu ile de ilgili değil.
Daha basit ama daha zor bir şeyle ilgili: Bu hayat gerçekten size ait mi?
Bu, yanıtını ertelediğimiz en önemli soru.