Deniz Yıldırım

Takım oyunu

11 Eylül 2021 Cumartesi

Dönem tuhaf; her şey tekleşiyor. Yönetenlerin kaynakları ve yetkileri tek elde toplamaya, tekelleştirmeye duydukları inanılmaz açlıkla sınanıyoruz. Bir de “memlekette açlık yok” demiyorlar mı? Yönetenlerin açlığıyla, yönetilen halkın açlığı elbet bir olmuyor. Ve ilki daima, ikinciyi pekiştiriyor.

Her şey tekleşiyor, dedim. Düzelteyim. İki haneli enflasyon, iki haneli işsizlik, iki haneli zamlar var bir de. Rejimin tepeden tekleşmesi ve tekelleşmesiyle, cebimizden çıkan paranın pula dönmesi arasında doğal bir bağlantı olduğu da görülüyor.

Böyle bir ortamdayız. Halkın giderek artan geçim darlığıyla, yönetenlerin keyfiliği ve genişliği arasında da bir bağlantı kuruyoruz. Ve bunu gördükçe; rahatlıklarını, çözümsüzlüklerini ve hatta hayatımızı daha kötüye götürmekteki kararlılıklarını sezdikçe ruhça daralıyoruz.

İşte bu daralma anlarından çıkış için çokça kurtuluş, yer yer de kaçışlar arıyoruz. Aradığımız kaçış, bu köşede haftalardır örneklerini okuduğunuz üzere, edebiyata, sinemaya yönelebiliyor. Ya da kaçışın kendisi konu olarak, edebiyatta, sinemada doğrudan yer bulabiliyor.

Daralmalardan, buhranlarımızdan çözüm arayarak kaçarken, içinde bulunduğumuz umutsuz ve neşesiz halden kendimizi korumak için başka yollar da arıyoruz. Kimimiz artık haber izlemiyor, kimimiz gazete okumuyoruz. Duyuyoruz, görüyoruz.

Ya da küçük sevinçlere, yitirdiğimiz ortak sevinme ve neşe hallerine vesile olabilecek gelişmelere gözümüzü, kulağımızı açıyor, dört elle sarılıyoruz.

İşte kadın milli voleybol takımımızın bu yaz önce olimpiyatlarda, ardından da Avrupa Şampiyonası’nda bize yaşattığı tam da bu duygu olsa gerek. Kaybettiğimiz neşemizi arıyoruz. Nerede bir iyilik, olumlu bir gelişmeye işaret, güzel bir habere belirti varsa, kollarımızı açıyoruz.

Murat Sevinç Hoca’nın Diken’de bu konuya dair çıkan yazısını okudum. “Sıradan Yurttaşın Normal Davranan Neşeli İnsana Hasreti” başlığını taşıyor, mutlaka öneriyorum. İçinde bulunduğumuz ruh halinin yansıması, çok güzel anlatmış.

VOLEYBOL ARACILIĞIYLA 

Voleybol takımımızın bize yaşattığı duygu, gerçekten de bu neşe kaybının geçici olarak askıya alınmasıdır. Bu açıdan sevinçlerimiz de hüzünlerimiz de içinde yaşadığımız ülkenin koşullarından, getirildiği aşamadan bağımsız değil. Her şey politiktir.

Murat Hoca, haklı olarak, voleybol takımımız üzerinden liyakat olgusuna da gönderme yapmış; ülkedeki politik iklimle, yönetme modeliyle aradaki farkları belirginleştiren satırlara imza atmış. Çok yerinde. Bu sosyal ve politik zıtlıkların vurgulanması faydalı. Kendisinin bıraktığı yerden devam edeyim ben de.

Yazının başında da altını çizdim. Bugün Türkiye’nin sömürmeden yaşayan çoğunluğunun hayatının kötüye gidişiyle, ülkenin din sömürüsüyle, keyfi kararlarla, niteliksiz ama yandaş kadrolarca yönetilmesi, kararların tekelleşmesi, kaynakların küçük bir azınlığın elinde servet tekeline dönüşmesinin siyasi modeli arasında açık bağlantı var.

Oysa voleybol takımımızın bize iyi gelen tutumlarının arkasında, tam da bu anlattıklarımızın aksine bir “takım ruhu”nun, “takım oyunu”nun imzası yok mu? Bakınız bu modelde, bir kişinin sürekli kendisini öne çıkarışı yok. Sevinçte de hüzünde de ortaklık var. Dayanışma var, teselli var, birlikte kazanmanın gururu ve birlikte kaybetmenin sorumluluğu var. “Başarılar bendendir, başarısızlıklar sizdendir” diyen de yok.

Para hırsı yok, makam hırsı yok. Geçmişe, milli kurtarıcılara saygı var. “Her şey bende olsun, ben görüneyim, ben, ben, ben” yok; “biz” var. Kazandıkları sayılarda paslaşarak hazırlık, karşıladıkları toplarda iki elin birliğinden doğan manşet ve geçit vermeyen bloklarında ise dört kuvvetli kol var.

Bir elin nesi var; iki elin sesi, dayanışması, takım oyunu var. 

Taliban’ın kadınları kamusal yaşamdan itmeye başladığı şu günlerde, kadınların hayatın her alanında görünür olduğu, başarı kazandığı bir yaşamın ipuçları da var izlediğimiz dayanışmada. Milli gururu şovenizme, düşmanlığa kaçmadan, sporun bir oyun olduğunu unutmadan, yurtseverce yaşayıp yaşatan, yenilse de yense de rakibine dostlukla, aynı nezaketle davranan bir takım var.

Kaptan Eda Erdem’in asıl formülü gayet güzel özetleyen paylaşımıyla bitirelim: “Rengârenk bir takımız biz; birbirinden farklı karakterlerden oluşan, her izleyenin kendisinden bir şeyler bulabileceği, yakın hissedebileceği kadar çeşitliliği olan ama tek bir amaç altında biz olabilen, bir olabilen ve birbirini sevebilmeyi başarmış bir takımız biz.”

Bu formülü sevdik biz. Çünkü herkesin birbirinden nefret etmesine yol açan, memleketi karpuz gibi orta yerinden çatlatan bir iklimde bir de olunmuyor, biz de. Oysa kaptan Eda’nın sunduğu formüldeki gibi yönetilmeyi, yönetmeyi ve yaşamayı niye hak etmeyelim? 

İyi ki varsınız Milli Takım.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

‘Geleceği İnşa’ 20 Ekim 2021