Küreselleşmeden devlet kapitalizmine

23 Ocak 2020 Perşembe

ABD ile Çin arasında giderek kızışan teknolojik rekabet küreselleşmenin son ayağının da kırılmaya başladığını, bir dönemin kesin olarak geride kaldığını gösteriyor. Diğer taraftan “gelen gideni aratacak” gibi görünüyor. 

Üçayaklı bir şey

Küreselleşme, kapitalizmin son aşaması gibi sunulan bir şeydi. Bu son aşamada devletler zayıflıyor, piyasa ilişkileri egemen oluyordu. Gerçekteyse küreselleşmeyi, sermayenin serbestçe dolaşarak değerlenmesine olanak verecek, neo-liberalizm olarak da anılan, kurumsal ve hukuki düzenlemeleri uygulayan devletler inşa ediyordu. Küreselleşme, kapitalizmin yapısal krizinin bir dışavurumuydu. Kendi çelişkileri altında çökmesi kaçınılmazdı. Küreselleşmenin ABD dış politikasının bir ürünü olduğu, ABD hegemonyasının etkisiyle yeni bir aşama gibi algılandığını söyleyenler de vardı. Kısacası küreselleşmenin ticari ve finansal iki ayağı, ABD hegemonyasıyla ilişkili bir zemini var. 

Küreselleşme sürecinin üçüncü ayağı teknolojik gelişmelere ilişkindi. Küreselleşmeyi salt teknolojik gelişmelere dayandıran teoriler bile vardı. Bilgisayarlar, uydular, internet sermayenin dolaşımını hem hızlandırıyor hem de maliyetini düşürüyordu. Tedarik zincirleri küresel çapta şekilleniyor, sosyal medya, dijital ticaret platformları sermayeye yeni değerlenme alanları açıyor, yeni emek biçimleri yaratıyordu. Yeni bilişim ağları üzerinden bütünleşmiş bir dünya ekonomisi, kültürü oluşuyordu. 

Sıra teknolojik bölünmede mi?

Finansal kriz, neo-liberalizmin bir kriz yönetim modeli olarak tükenmiş, küreselleşme sürecinin taşıyıcı modelini kaybetmiş olmasının bir ifadesiydi. Bu sırada Çin bir devlet kapitalizmi modeli ile ekonomik, mali, teknolojik ve siyasi alanlarda hızla güç kazanıyordu. ABD’nin gerileyen hegemonyasını restore etme çabaları fiyaskoyla sonuçlandıkça Rusya, yakın çevresinde ve Ortadoğu’da yeni etki alanları açıyordu. Böylece dünya büyük güçler arası rekabet ortamına giriyor, dünya ekonomisi parçalanma noktasına doğru ilerliyordu. Teknolojik gelişmeler bu parçalanmayı önleyebilecek miydi?

ABD ve Çin arasında geçen hafta imzalanan ticaret anlaşması “1. Aşama” belgesi, hemen hiç kimsede bu parçalanma sürecini geri çevirecek bir gelişme izlenimi yaratmadı. Tartışmalar teknolojik rekabet alanına kayarken, yeni aşamayı tanımlama çabaları içinde “II. Soğuk Savaş” kavramı öne çıktı: Bir tarafta ABD (Avrupa, Japonya), diğer tarafta Çin (Rusya).

“II. Soğuk Savaş” savı, ABD ile Çin arasındaki esas rekabet alanının ticari değil teknolojik ve bunun bir uzantısı olarak jeopolitik olduğunu savunuyor. Bu rekabet içinde ABD, Çin’in teknolojik gelişmesini ticari yaptırımlarla yavaşlatmaya çalışıyor. Ancak, bu yaptırımlar Çin’i Batı’dan bağımsızlaşarak kendi teknolojilerini ve yazılım sistemlerini geliştirmeye itiyor, böylece ABD kaynaklı bilişim teknolojilerinin, bunlar üzerinde yükselen şirketlerin küresel egemenliği, dünya sisteminin teknolojik bütünlüğü kırılmaya, iki farklı teknolojik kamp olasılığı doğuyor.

Dahası Çin’de kamu ve özel sektör şirketlerinin birlikte, devletin planlama ve finansman desteğiyle kendi mikro çiplerini üretmeye başlamaları, yapay zekâ ve süper bilgisayar alanlarındaki atılımları, elektronik tüketici malları üretimi, dijital ticaret ve ödeme platformları, sosyal medya alanında hızla ilerlemesi, neo-liberal modele karşı bir “devlet kapitalizmi” modelinin varlığına işaret ediyor.

Devlet kapitalizmi modelinde, ekonomik kararlar siyasi ve jeopolitik önceliklere tabi olurlar. Bu da yeni bilgisayarın, yapay zekâ projelerinin, haberleşme sistemlerinin silahlanma yarışının, gözetleme, disiplin altına alma ve cezalandırma, kitle denetim rejimlerinin hizmetine verilmesi anlamına geliyor.

Pazartesi yazımda vurguladığım gibi devlet kapitalizmi, yalnızca Çin’e ait bir gelişme değil. ABD yönetimi de benzer yönde ilerlemeye başlıyor. Davos’çuların neo-liberalizme yönelik eleştirilerinin, siyasal istikrarsızlıklara ilişkin kaygılarının cilasını kazıyınca, bir devlet kapitalizmi seçeneği belirmeye başlıyor. Böylece “1984” tipi rejimlerin ya da 21. yüzyılın faşizminin, gelişme olasılıklarının önü açılıyor. 


Yazarın Son Yazıları

Ya Trump gitmezse? 20 Temmuz 2020
‘Adam’ gidiyor mu? 29 Haziran 2020
Rüyadan kâbusa Amerika 22 Haziran 2020
İki soru, bir seçenek 15 Haziran 2020