Onların kuşağına farklı adlar veriliyor: Y kuşağı, Milenyum kuşağı, Küreselleşme kuşağı, Net kuşağı... Kabaca 1980 sonrası doğumlu gençler; farklı coğrafyalarda, farklı uluslardan geliyorlar. Ama “ortak” yönleri dikkat çekiyor: Narsisler (kendilerine taparcasına âşıklar); “ben-ben-benciler”; sabırsızlar; hiyerarşiye tahammülleri yok; piyasaya ve teknolojiye bağımlılar; toplumsal duyarlılıkları yok denecek kadar az; apolitikler; okumuyorlar; ilgilenmiyorlar; vs. vs. vs...
Y kuşağı geçen hafta Cumhuriyet Bilim ve Teknik dergisinin de gündemindeydi. “Günümüz Gençliği Uygarlığı Yıkar mı?” başlığı altında neo-liberal küreselleşmenin yeni kuşak mağdurları olan 1980 sonrası gençliğinin özellikleri, davranış kalıpları ve gelecek beklentileri ayrıntılı olarak tartışılmaktaydı.
Y kuşağı üzerine yapılan anket ve araştırmalar, bu kuşağa mensup gençlerin çoğunlukla teknoloji ve sosyal medya bağımlısı olduğuna vurgu yapmakta. “Piyasa” ve “zenginleşmek” , kuşağın ana dürtüleri arasında yer alıyor. Örneğin ABD’de Michigan Üniversitesi tarafından yürütülen bir araştırmada “servet sahibi olmanın hayatlarındaki önemi” sorusuna Y kuşağı gençlerinin yüzde 75’i “son derece önemli” diye yanıt vermiş. Oysa kendilerinden sadece iki kuşak öncesinden gelen ve “bebek çoğaltan” (baby boomers) diye anılan “papatya çocukları kuşağı” (1950-60 doğumlular) için aynı sorunun yanıtı yüzde 45 düzeyinde kalmış. Para kazanma ve yükselme hırsı, acımasız rekabet, narsisizm ve toplumsal duyarsızlık sözcükleriyle betimlenen bu kuşaktan peki başka ne beklenilebilirdi ki?
Y kuşağına bir de karşılaştıkları ekonomik koşullandırmalar açısından bakalım: İnsanlık tarihinin belki de en yüksek genç işsizlik sorunuyla karşı karşıya olan, esnekleştirilmiş, parçalanmış ve güvencesizleştirilmiş bir işgücü piyasasına adım atmak üzereler. Kapitalizmin hegemonik merkezlerinden ABD ve İngiltere’de yüzde 19.1 olan genç işsizlik oranı, çevre ve yarı çevre ekonomilerinden İspanya’da yüzde 40, Yunanistan’da yüzde 66, Türkiye’de ise yüzde 22 düzeyinde seyrediyor. Avrupa’da bir yandan da “asgari ücret düzeyine” yapılan atıflar ile anılmaktalar. Örneğin, kendilerinden Yunanistan’da 700 Avro kuşağı; İtalya’da 1000 Avro kuşağı diye bahsediliyor. Esnek, yarı zamanlı, süreli işler tek umut kaynağı; bir yandan da bu koşullandırmaları “serbest piyasa” kurgusunun karşı konulamaz kuralı olarak benimsemek zorundalar.
Bir “teknoloji ve çağdaşlık” projesi olarak sunulan neo-liberal küreselleşme mitinin, aslında çokuluslu şirketlerin ve finansal spekülatörlerin, emeğin ve gezegenimizin kaynaklarının acımasız sömürüsüne dayalı bir kolektif emperyalist saldırısı olduğunun algılanmasını engellemek için yürütülen bir büyük medya tasarımının ana öğeleri konumundalar.
“Piyasa her türlü sorunu çözer” fetişleri altında, sevgili Ergin Yıldızoğlu’nun deyişiyle tüketim hummasına tutulmuş ve örgütsüz, parçalanmış ve yalnızlaştırılmış ebeveynlerin çocukları olarak insanlık tarihinin yarattığı en büyük israf ve borç ekonomisinin yeni tüketicilerini oluşturmaktalar.
Y kuşağı çocukları, kapitalizmin acımasız sömürüsünün sonuçlarını doğrudan yaşamak zorundalar: İklim değişikliği ve küresel ısınma tehditlerini yaşayan dünyamız; işlevsizleştirilmiş bir küresel ekonomi; yoksulluğunun sorumluluğunu “başkalarında” gören şiddet eğilimli siyasi sistemler.
Gençler, parti bitti, evi temizlemek size düşüyor.
Parti Bitti, Gençler Evi Temizleyin!
Yazarın Son Yazıları
Amerika’da enflasyon yeniden
Kârların aşısından halkların aşısına...
Girişimci fabrikası üniversiteden enflasyona...
Halkın ekonomisi, ‘Özgür İktisat’
Rakamların anlattığı: 128 milyar dolar ve 60 milyar TL
Mundell ve açık makroekonomi
2018 Ağustos sonrasında enflasyon ve ücretler
Üniversiteler küresel tehdit altında
Paranın ve merkez bankacılığının serüveni, insanlık tarihinde görece yeni bir olgu.
Bitmeyen masal: Yapısal reform
Türkiye’de kadın olmak
Büyüme, istihdam, bölüşüm üstüne
Aşı emperyalizmi
24 Haziran 2018 ve sonrası
Türkiye İşçi Partisi 60, DİSK 54 yaşında
Biden’ın üçlemi
Kapitalizmin 1980 dönemeci ve 24 Ocak’lar
Üniversite nedir, ne değildir?
‘Yeni’ Türkiye’de mutfağın enflasyonu
Ücretli emek, küresel ekonomide ve Türkiye’de
Leo Panitch ve ütopyalarımız
Paris Sözleşmesi’nin beşinci yılı
Salgın günlerinde asgari ücret gerçekleri
Krize karşı paketler ve büyüme
19 Kasım öncesi ve sonrasıyla sanayi
19 Kasım’ı beklerken
Sınırsız sömürü, dibe doğru yarış
ABD seçimleri
“Son dönemin en kritik yapısal reformu hayata geçti. Cumhurbaşkanımızın başkanlığında Sanayileşme İcra Komitesi’ni kuruyoruz. Ekonomi tarihimizde böyle bir vizyon ilk defa hayata geçmiş olacak. Bu komitede, sanayimize seviye atlatacak ve ülkemizi geleceğe hazırlayacak kararlar, ilgili bakanlıklarla birlikte alınacak. (...) Uzun vadeli kamu alımlarını destekleyebileceğiz, böylece sanayide ölçek oluşumunu teşvik edeceğiz. Finansman, gümrük, çevre, altyapı, lojistik ve enerji gibi alanlarda kurumlar arası koordinasyonu hızlandırıp yatırımcının önünü çok net görmesini sağlayacağız. Tedarik zincirlerindeki kritik ürünlerin yerlileşmesini teşvik edip yurtiçi üretim çeşitliliğini zenginleştireceğiz.”
IMF’nin yılda iki kez yayımladığı “Dünya Ekonomisi Görünümü” (WEO) raporunun ardından Dünya Bankası ile birlikte düzenlediği yıllık toplantılarının ardından gözler bir kez daha dünya ekonomisinin Covid-19 krizi ve sonrasındaki olası seyrine çevrildi.
Amerika Başkanı Trump’ın Covid-19 virüsüne yakalanması ve neredeyse mucizevi bir biçimde kısa sürede sağlığına kavuşarak görevine geri dönmesi, geçen haftanın önemli başlıklarından birisiydi.
Ülkemizin yoğun ve yıpratıcı gündemi arasında, geçen hafta sessiz sedasız bir yıldönümü kutlandı: Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) bundan 60 yıl önce 30 Eylül 1960’ta 91 sayılı kanun ile kurulmuştu. Böylece Türkiye, kalkınmasını artık “iktisadi ve toplumsal hayatın bütününü göz önünde bulunduran ve en son tekniklere dayanan yeni ve ileri bir planlama anlayışı içinde gerçekleştirilecekti”.
2020-2023 yıllarını kapsayan Yeni Ekonomi Programı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından dün açıklandı.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu’na dayanarak 23 Ocak 1953’te kuruldu. Altmış beş ile yayılmış tabipler odalarına kayıtlı yüz bini aşkın hekimi bünyesinde barındırmakta. Üyelerinin yarısı kamuda çalışan, üyeliği zorunlu olmayan hekimlerden oluşuyor.
Ulusal ekonominin seyrindeki inişli çıkışlı dalgalanmaların alfabenin harflerine benzetilerek açıklanmaya çalışılması ekonomi gündemimizin renkli ve popüler uğraşları arasında. Özellikle ilgi çeken harf, V ! Bununla daralan bir ekonominin, aynı hız ve kararlılıkla çıkışa geçeceği vurgulanıyor. Örneğin, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak geçen hafta içerisinde yaptığı açıklamada, “tüm öncü göstergeler Türkiye açısından en kötünün geride kaldığını gösteriyor. 2. yarıda ‘V’ şeklinde toparlanma bekliyoruz” sözleriyle bu beklentiyi dile getirmekteydi.
Bu satırların yazıldığı sırada dünyada toplam olgu sayısı 27 milyon 436 bin kişiyi aşmış; virüs nedeniyle yaşamını kaybedenlerin sayısı 896 bin kişiye ulaşmış idi. 7 Eylül itibarıyla, Sağlık Bakanlığı’nca yayımlanan resmi verilere göre, ülkemizdeki aktif olgu sayısı 281 bin 509 kişi; yaşamını kaybedenlerin sayısı ise 6 bin 730 idi.
Türkiye’nin milli geliri 2020’nin ikinci çeyreğinde bir yıl öncesine oranla yüzde 9.9 azaldı.
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, geçen hafta “Türkiye, tarihinin en büyük doğalgaz keşfini Karadeniz’de gerçekleştirdi” sözleriyle kamuoyunda bir süredir beklenmekte olan müjdeyi açıkladı. Erdoğan, 320 milyar metreküp doğalgaz rezervi bulunduğunu belirterek “Hedefimiz 2023’te Karadeniz gazını milletimizin kullanımına sunmaktır” dedi. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da söz konusu müjdeyi “Artık cari fazlayı ve döviz fazlasını konuşacağımız yeni bir dönem başladı” sözleriyle karşıladı.
Türk Lirası’nın uluslararası paralar karşısında hızla değer yitirdiği günlerin ardından konuşan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, dövizdeki pahalılığın vatandaşlar açısından önemli olmadığının altını çizerek “Önemli olan kurun seviyesi değil rekabetçi olup olmamasıdır” dedi ve “Turizmin gelmesi için ihracatçı için benim para birimim daha cazip, daha rekabetçi olsun” görüşünü savundu.
Başlığımızdan yola çıkalım: “Türk Lirası’nın seyrini ve TC Merkez Bankası’nın ne yapmak istediğini anlamak” hiç de zor değil aslında… Bu sorulara yanıt verebilmek için çok derin iktisat bilgisine de ihtiyaç gerekmiyor. Biraz sağduyu, en temel birkaç veriyi izlemek ve önyargılı, bağnaz inançlardan uzak, akılcı düşünmek yeterli. Ama bu saydıklarımız içinde de en zor olanı sonuncusu: Bağnazlık ve kör inançlara değil, bilimsel şüpheye ve aklın üstünlüğüne dayanmak.