Diyarbakır, Erbil ve Suriye

18 Kasım 2013 Pazartesi

2005 yılının yaz sonunda, Attilâ İlhan’ın vefatından kısa bir süre önce tam da Gezi Pastanesi’nde (Taksim) Yıldız Sertel, Attilâ İlhan ve bendeniz çaylarımızı yudumlayarak sohbet ediyorduk:
- Türkiye Türk-Kürt ayrışması tuzağına düşürülmek isteniyor; bu nasıl önlenecek?
- Öte yandan laikşeriatçı çatışması ortamına çekiliyor; bu antidemokratik dürtüklemeleri önlemenin yolu var mı?
- Ayrıca Alevi-Sünni farklılaştırılması körüklenmek isteniyor. “Ötekileştirmelerin” önüne nasıl geçilecek?
Üçümüz de bütünleştiricilikten yanaydık. Yöntemler konusunda aramızda bazı farklar bulunsa bile işin özünde yakın bir çizgide duruyorduk.
Zaten yazdığımız kitap ve makalelerimizde görüşlerimiz açık bir biçimde ortaya çıkıyordu. 8 yıl önceki bu tartışmamızda oldukça kötümser bir tablo çıkıyordu.
Ve korktuklarımız büyük ölçüde Türkiye’nin başına geldi; demokratik uzlaşı yerine Türk-Kürt ayrışması derinleştirildi; laik-şeriatçı cepheleşmesi ile kutuplaşma yaygınlaştırıldı.
Müslümanlık içindeki mezhepler yapay bir biçimde tahrik edilerek Irak, Mısır, Tunus, Libya ve Suriye’de olduğu gibi toplumlar silkelenerek çözümsüzlükler içinde sürüklenmeye başladılar.
Irkçılık ve mezhepçilik çatışmaları bölge ülkeleri için ateşli silahlardan daha tehlikeli araçlardır. Son 10 yıl içinde Afganistan’dan Irak’a, Sudan’dan Libya’ya kadar kaç milyon insanın öldüğü ve sakat kaldığının hesabı bile yapılamıyor.
Sorunun temelinde şu yatıyor:
- Yönetimi elinde tutanlar bu sonuçların çıkacağını bile bile uygulamalarını sürdürüyorlar.
- Öncelik iktidarda kalmak olunca sorunlar çözülemiyor.
- Ve bölge ülkeleri giderek demokrasi umutlarını kaybediyorlar.
- İnsanlık dışı bir yaşam tarzı ortaya çıkıyor.

Soğuk savaş döneminden farklı
Soğuk savaş döneminde küresel çıkar çatışmaları daha çok komünizm ile kapitalizm (piyasa özgürlüğü) üzerine oturtuluyordu. Araç olarak “ideolojik öğeler” öne çıkıyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bölgedeki oyunların ağırlığı ırkçılığa ve mezhepçiliğe kaydı.
- 1990’lar ve 2000’lerde ABD ve Avrupa Sünnilere yakın dururken Rusya ve Çin, İran ve bölgedeki Şiilere Irak ve Suriye’de olduğu gibi destek verdiler.
- Batı, Kürtlere daha yakın durdu. Yılmaz Özdil Kasım 2013’te Hürriyet’teki yazısında Diyarbakır’ı ziyaret eden diplomatları sıralıyor; bir Hintli hariç gelen 20 ülkenin hepsi Batılı.
Hesaplar aynı ama günün koşullarına göre yöntemler değişiyor.

Ve Erdoğan Diyarbakır’da
Erdoğan’ın Diyarbakır ziyaretini, Batı’nın yoğun Diyarbakır ilgisi çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
Yoksa sorunu, Erbil- Kandil-İmralı arasındaki çekişme olarak sunmak stratejik açıdan doğru olmaz. Kürdistan meselesi, Rusya’nın, Çin’in ve İran’ın bölgede dengelenmesi (ve engellenmesi) açısından büyük bir öneme sahiptir. Tabii İsrail’i de Batı’ya dahil etmek gerekir.
1990 sonrasında ırkçılığın öne çıkarılmasının ardında, Kürdistan konusu etkili olmuştur.
Erdoğan’ın Diyarbakır’da Barzani ile buluşması bu süreçte önemli köşe taşlarından biridir. Yerel (ulusal) ve küresel kamuoyunun oluşturulması (ve alıştırılması) yönünden de Batı’nın desteklediği bir durumdur.
İşler, 1990 sonrasında öngörüldüğü gibi adım adım yürümektedir. Aynen Mehter yürüyüşünde olduğu gibi; iki ileri adıma karşılık bir adım gerileme, ilerlemenin bir yoludur.
Burası Ortadoğu; işler hep böyle yürür…Gün gelir aaa nasıl oldu bu iş diye şaşar kalırız. Ama bir kere olmuştur, geri dönüşü yoktur.


Yazarın Son Yazıları