Kıbrıs’ın dünü, bugünü ve ‘yarını’

04 Mayıs 2021 Salı

20 Temmuz 2003, KKTC Girne Dome Oteli: Abdüllatif Şener, yeni kurulan AKP hükümetini temsilen bakan olarak, 20 Temmuz kutlamalarına gelmiş: Cumhurbaşkanı Denktaş, Şener ve bendeniz Dome’un terasında sohbet ediyoruz. Şener’e, “Başbakanınız (Erdoğan) Kıbrıs konusunda, ‘Bu iş Denktaş’la olmaz, 40 yıllık Kıbrıs politikamız değişecek’ açıklamasını yaptı: şu anda Girne üzerinde uçan ‘Türk Yıldızları (jetler)’, herhalde gelecek yıl uçamayacaklar” diyorum. Şener bana, “Hocam siz de çok karamsarsınız” diye esnek bir yanıt veriyor. Ve bu arada Kıbrıs’ta Annan Planı üzerinde “Yes be annem”ciler almış başlarını gidiyorlar!

Eğer “kazara”, Annan Planı’na Rumlar da evet demiş olsalar bugün Kıbrıs Türkleri, Yunanistan’daki Batı Trakya Türklerinin durumuna, hatta çok daha kötüsüne düşmüş olacaklardı. Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki esas sorunu bizim, kendimizin “iç cephe” sorunlarımızdan kaynaklanmaktadır. Son koalisyon başbakanlığında Ecevit, ABD ve İngiltere’nin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz politikalarına karşı direndiği için, “içeriden de sabote edilerek” indirildi ve BOP’un yolu, Körfez’den Doğu Akdeniz’e, hatta şimdi de Karadeniz’e kadar açıldı. Bugün güçlü bir meclis, güçlü bir parlamenter sistem ve kuvvetler ayrılığı olsa, Kıbrıs sorunu da dış politikamız da “belirli bir stratejik yolda ilerlerdi”. Ancak TBMM’de belirlenen böyle bir “ulusal irade ve strateji” ortaya konamadığı ve uygulanamadığı için Kıbrıs da “iç politikanın bir maşası haline sokulmuştur”. Aynen KKTC Anayasa Mahkemesi kararına Ankara’daki tek adam rejiminin müdahalesi gibi. Sorunun ağırlıklı yönü bizim taraftadır. Bu da Rumlar, Yunanistan, AB ve ABD yararına çalışan koşulları getirmektedir.

21 yaşımda ilk asistanlık yıllarımdan itibaren, 50-55 yıllık akademik hayatım boyunca Kıbrıs’ın ve Kıbrıs sorununun bir parçası oldum: Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nda (TMGT) dış ilişkiler başkanlığını yürütürken Strasburg’da (Avrupa Konseyi) CENIC’de Makaryos tarafından toplantılara, Rumlarla beraber Türk temsilcisi de gönderilmediği için 60’lı yıllarda mücadele ettim.

- 1974’ten 2011’e kadar Rauf Denktaş’la bir akademisyen ve dost olarak hep birlikte oldum. Birkaç yılbaşını birlikte kutladık. Son kitabım “Yazamadıklarımı Şimdi Yazdım” da hepsini anlattım(*).

- 1990’dan 2009’a kadar Kıbrıs Araştırmaları Vakfı Başkanlığı’nı yürüttüm. 1984-1994 yılları arasında her yıl mayıs ayında Uluslararası Girne Konferansları’nı düzenleyerek KKTC’ye Avustralya’dan Kanada’ya, bütün dünyadan akademisyenleri, siyasetçileri, medyayı getirttim. Cumhurbaşkanı Denktaş’ın da katılımı ile Münih, Bonn ve Londra’da üç uluslararası konferans düzenlemesi yaptım: İstanbul Üniversitesi Avrupa ve Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Başkanlığı’nı 1979’dan 2007’ye kadar yürütürken KKTC etkinlikleri basında sıkça yer aldı. Kıbrıs üzerine yazdığım kitapların ve makalelerin sayısını bile unuttum. KKTC’de Magosa Serbest Ticaret Bölgesi’nin kuruluş önerisini 1980’de Denktaş’a götürdüm. Ve son nokta: geçen hafta Cenevre’deki Kıbrıs toplantılarını (ve sonuçsuzluğunu) izlerken de Kıbrıs’la ilgili bütün yaşadıklarımı bugüne ve yarına ışık tutması için değerlendirdim:

1) Önce Ankara’nın iç ve dış politikalarında “siyasal İslamcı politikasından uzaklaşması” en başta gelen koşuldur. Demokrasi ve kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter rejim Kıbrıs (ve dış politika) için kaçınılmazdır.

2) Adada iki devletli rejimi esas alan güçlü bir “ulusal siyasi kararlılık” olması gerekir.

3) ABD ve AB’nin “Türkiye’yi Kıbrıs Adası’ndan tamamen uzaklaştırma” politikasının AKP döneminde yoğunlaştığını görmek durumundayız. Rumlar, İsrail’den Mısır’a destek alıyorlar.

4) Bunu yapmak için de KKTC’de “Yes be annem”ciler de kullanılarak Türkleri, “Rum Cumhuriyeti”nde bir azınlık haline getirmek için “göstermelik bir federasyon” araç olarak kullanılmak isteniyor.

5) Ve sonuçta fiilen İngiliz (ve Amerikan) topraklarının ve üslerinin bulunduğu Rum tarafına Fransızları ve İtalyanları da sokarak adayı ABD ve AB’nin bir uzantısı haline getirmek noktasına geldiler.

6) Ve Körfez-Doğu Akdeniz hattında, “İsrail-Kürdistan-Yunanistan (ve Rumlar) şeytan üçgeni”ni Türkiye’ye (ve yarın İran’a) karşı  oluşturmak niyetindeler.

Bu gerçekleri görmeden, anlamadan Türkiye’de iktidarı ellerinde tutanlar “Kıbrıs meselesini” çözemezler. Bu acı gerçekleri göğüsleyecek “siyasal iradeyi üretmek için” de demokratik bir gerçek parlamenter rejime geçmek zorundayız. Türkiye 2003’te bile “1 Mart tezkeresinde” bu iradeyi gösterebilmiştir. Ortak ulusal zararlardan, “ortak ulusal yararlara” dönmek için uygulanması gereken politikalar bellidir…


(*) Adı geçen kitapta, syf. 43, Tarihçi Kitabevi, 2021.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları