Penderecki hep insanı anlatmıştı

01 Nisan 2020 Çarşamba

Yakın zamanda yaşamını yitiren Krzysztof Penderecki çağımızın en önemli bestecilerindendi.

1933’te Alman istilası altındaki Debica’da dünyaya gelen ve birkaç gün önce Krakow’da ölen Krzysztof Penderecki çağımızın en önemli bestecilerindendi. İlk gençliğinin en güzel yıllarını savaş altında geçirmiş ve bu izlenimleri müziğine yansıtmıştı. Geleneksel çalgıların sınırlarını zorlamış, insan sesinin varabileceği en tiz noktadan en pes noktaya dek tüm olanaklarını araştırmış, eşliksiz korolarda bir senfoni topluluğunun yoğunluğunu duyurabilmişti. 

Savaş ortamını simgeleyen sirenler, zincir sesleri gibi somut cisimleri orkestrasına katarak “ses” üstüne uzmanlaşmasıyla yeni ses efektlerini yansıtmak için yeni bir notalama sistemi geliştirmişti. Hiroşima Kurbanlarına Ağıt (1960) ve Aziz Lukas Pasyonu (1966) onu büyük üne kavuşturmuştu. Stabat Mater’deki fısıltıdan ağlama sesine kadar uzanan iniş çıkışlı sessiz ve sesli harfler dantel gibi işlenmiştir. Böylesi dinsel bir yapıtın modern yöntemlerle ve o sırada komünist olan bir Doğu Avrupa ülkesinde yazılması, alışılmışın dışında bir başarıdır. 

Utrenya’da (1971) tenorlar korosunun yanı sıra kadınlar korosu ve amplifikatörden duyulan seslerle insan sesinin tüm olanaklarını dener. Bu eserden sonraki yapıtlarını “yeni romantizm” olarak değerlendirir. Penderecki 1960’tan sonra sesin doğasıyla ilgili çalışmalar yapmış, ses kadar sessizliğin, akan ses dalgaları kadar kesik seslerin de etkinliği üstünde durmuştur. Canticum Canticorum, Auschwitz Oratoryosu ve Leh Requiemi acıyla örülmüştür. İster dinsel olsun ister dünyasal, onun yapıtlarındaki ortak payda acıdır. Penderecki, uzun yıllar keman çalmış, öte yanda mimari, eski kültürler ve eski dilleri de öğrenmeye merak sarmış. Sonra matematikçi, fizikçi ve piyanist olan Skolyszewski’nin mentorluğunda kompozisyona yönelmiş. 

Krakow Konservatuvarı’nda eğitim görmüş, 1956’dan sonra dış dünyanın sesini duyup çağın öncü bestecilerini tanımaya başlamış. Ve hep insanı anlatmış: Tanrı’nın önündeki insanı ya da insanın insan üstündeki egemenliğine başkaldırıyı dile getirmişti. Onunla 2009 yılında Cemal Reşit Rey Salonu’nda yaptığım bir söyleşinin özetini aktarmak isterim:

- Geleneksel çalgılar ve insan sesi üstüne bir bilim adamı titizliğiyle deneyler yaptınız, yeni tınılar elde ettiniz, hatta yeni bir notalama sistemi geliştirdiniz. 

Gençlik yıllarımda çok deney yapıyordum. Özellikle elektronik stüdyoda yeni sesler arıyordum. Bu benim yaşamımda bir dönüm noktasıydı. Elektronik müzik yepyeni bir şeydi. Aynı denemeleri stüdyoda, insan sesinde ve geleneksel çalgılarda da yaptım. Sonra akustik çalgılara yöneldim. Yaylı çalgıları çok iyi tanırım, özellikle kendi çalgım olan kemanı. Böylece en çok kemanda deney yaptım. Yeni çalış yollarıyla yeni tınılar ürettim. Ama yaşam boyu deney yapamazsınız. Sonra köklerimi, gelenekseli araştırdım ve yeni buluşlarımla birleştirdim. Böylece kendi müzik dilimi oluşturdum.

- Geleneksel çalgıların, çağdaş bestecinin beynindeki yeni duyuşları ifade etmeye yeterli kalmadığını söylüyordunuz. 

Düşünün en son icat edilen çalgı, saksofon bile artık 100 yaşından fazla. Biz yüzyıllar önce yapılmış çalgılarla kendi çağımızı ifade etmeye çalışıyorduk. Ama fikirlerimiz onların ötesine uçuyordu. Eski çalgılardan yeni çalma şekilleriyle yeni tınılar elde etmeliydik. Ben hep yeni çalgılar yaratmanın peşinde koştum. Örneğin tubaphone gibi glockenspiel benzeri bir çalgıyı, ocarina gibi kökleri Eski Mısır’a uzanan, kilden yapılmış bir tür flütü orkestrama yerleştirdim. Şimdi Çin, Güney Amerika, Uzak Doğu gibi kültürlerin çalgılarını araştırıyorum.

- Çağ sonunda neredeyse bütün öncü besteciler dinsel müziğe merak sardılar. Xenakis, Takemitsu, Gubaidulina, Schnittke, Görecki, Tavener.. Sizce yaşadığımız makineleşen dünyadan bir kaçış mı?

Messiaen ve ben ilk kez dinsel müzik yazanlardanız. Ama ben artık dinsel konuları bıraktım. Dinsel müziğin, mantıkdışı, gizemli ve soyut yönü her zaman bestecilere çekici gelmiştir. Evet, belki de bir kaçış, bir arayış olarak. Müziğin zaman zaman devrime ihtiyacı vardır. Modern çağın en önemli devrimi 1950’lerde yapıldı: Elektronik müzik akustik çalgıların arasına girdi. Ondan beri çarpıcı bir devrim yok ne yazık ki. Stockhausen, Nono, Boulez müziğe büyük değişiklikler getirdiler. Şimdi de yeni öncülerle yeni bir devrime gereksinim var.

- Bunca elektronik aygıt ve teknik kolaylıkla yeni çağın bestecisi pek çok olanağa sahip. Uzak coğrafyaları, derin tarihi hemen elinin altında buluyor. 

İşte bütün bu sahip olduğumuz olanaklar sanatçının yaratıcılığını kısıtlıyor. Yaratırken araştırmak, mücadele etmek gerekir.

- Yeni bestecileri izliyor musunuz? 

Yaşlandıkça kendine doğru yoğunlaşıyorsun. Besteci günde birkaç saati kendisiyle geçirmeli. Kendi çalışma disiplinime çok özen gösteririm. Maalesef çok seyahat ediyorum. Başkalarının müziğini ancak ara sıra izliyorum. Beklediğim kalıcı devrim henüz ortalarda yok. Bence bu devrim artık Avrupa’dan gelmeyecek, Kore’den, Çin’den, Japonya’dan, Tibet’ten, başka kültürlerden gelecek.


Yazarın Son Yazıları

Davuldan Kahveye Kadar 27 Mayıs 2020
Helikopterler ve müzik 20 Mayıs 2020
Sessizlik ve müzik 13 Mayıs 2020
Acılar ve müzik 6 Mayıs 2020
Bitmeyen senfoniler 11 Mart 2020