Taç Gitti, Kravat Kaldı: Gücün Yazdığı Kurallar
Güven Baykan
Son Köşe Yazıları

Taç Gitti, Kravat Kaldı: Gücün Yazdığı Kurallar

09.02.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Bazen bir akşamüstü, günün kalabalığı çekilirken kitaplığın önünde duruyorum. Elim yine aynı raflara gidiyor: Shakespeare. Çünkü bazı metinler var; zamanı aşmıyor, zamanı deliyor. Sahnede bir kral devriliyor, salonda biz kendi hayatımıza bakıyoruz: Ben bu hikâyenin neresindeyim?

Shakespeare’in sahnesinde taç var; bizim hayatta kravat. Dekor değişiyor, hikâye pek değişmiyor. Güç, bir süre sonra “sorumluluk” olmaktan çıkıp “hak” gibi taşınmaya başlıyor. O an insanın dili de değişiyor: “Gereği bu.” “Düzen böyle.” “İstikrar.” Kelimeler pürüzsüz; ama o pürüzsüzlük, itirazın yüzünü törpülüyor. İnsan, hakkını ararken bile önce kendini küçültüyor: “Ayıp olur mu?”

Macbeth’i düşünün: Felaket birden gelmez, adım adım büyür. Bir karar verilir; onu saklamak için bir karar daha… Sonra bir tane daha. Kötülüğün en tehlikeli yanı, çoğu zaman kaba saba görünmemesidir. Düzgün konuşur, hatta nezaket taşır. Gerçek hayatta da benzer bir perde iner: “Bu yükü ben omuzladım.” “Niyetim iyi.” Niyet, kullanışlı bir perdedir; perde kapanınca sahnede kalan şey çoğu zaman şudur: İktidarla şişen bir kibir ve kibirle daralan bir insanlık.

Kral Lear’ın yarası ise başka: alkışa bağımlılık. Otoritenin çevresinde zamanla bir yankı düzeni kurulur; insan başkalarının cümlelerinde kendi sesini duymaya başlar. Herkes “haklısınız” dedikçe yanılma ihtimali buharlaşır. Yanılmayan özür dilemez; özür dilemeyen kendini düzeltmez. Sonra kırılan yalnız kişiler değil, ortak duygudur: Güven. Bir toplumun en pahalı kaybı da budur.

Ama mesele yalnız sarayda yaşanmaz. Taç gitti diye güç kaybolmaz; kravatla, unvanla, yetkiyle, “ben bilirim” tonuyla gündelik hayata da sızar. Bazen bir toplantı odasında, bazen bir kurum koridorunda, bazen evin içinde… Birinin sözünü kesmekte, birini dinlememekte, “abartıyorsun” deyip kenara itmektedir. Demek ki soru sadece “kim yönetiyor” değil; “biz neye dönüşüyoruz” sorusu.

Kuralların kötü şöhreti de buradan gelir. Kural, zayıfı koruduğunda kuraldır; insana nefes alanı açtığında kuraldır. İktidar sahibinin elini rahatlatmak için yazıldığında ise bir düzeneğin dişlisi olur. Bir kuralın kime yaradığını anlamak için başlığına bakmaya gerek yok; uygulamasına bakmak yeter: Kim rahatlıyor, kim daralıyor?

Shakespeare bugün bize iki soru soruyor. İlki: Güç karşısında ne kadar insansın?

İkincisi daha zor: Onu sınırlamak senin için bir formalite mi, yoksa vicdanın emri mi?

Çünkü iktidarın yozlaştırması bu kadar kadimse, onu sınırlamak da ahlaki bir zorunluluk. Hesap verebilirlik teknik bir düzen değil; insan onurunu koruma çabasıdır. Hukuk bir metinden ibaret değil; ortak vicdanın ölçüsüdür. Sanatın kıymeti de burada: Bizi rahatsız eden soruyu diri tutar, “oldu bitti”ye razı etmez.

Taç gitmiş olabilir; ama insanın içindeki hikâye sürüyor. Erk kendini “hak” diye dayattığında, insanlığın payı daralıyor. Kurallar “iyi”yi korumak için değil de “gücü” kollamak için yazıldığında, toplum yavaş yavaş yoruluyor.

Bazen itiraz etmek “düzeni bozmak” değildir; insanı korumaktır. Bazen soru sormak huysuzluk değildir; vicdanı canlı tutmaktır. Ve bazen en büyük cesaret, yüksek sesle konuşmak değil; doğru yerde geri adım atmayı reddetmektir.

Shakespeare’i kapatınca elimde tek bir şey kalıyor: Güç, bir aynadır. Aynaya bakınca yalnız iktidarı değil, kendini de görürsün. Ve insan, kendine bakabildiği yerden değişmeye başlar.

İlgili Konular: #Shakespeare

Yazarın Son Yazıları

Taç Gitti, Kravat Kaldı: Gücün Yazdığı Kurallar

Bazen bir akşamüstü, günün kalabalığı çekilirken kitaplığın önünde duruyorum.

Devamını Oku
09.02.2026
İstanbul “İptal” Dedi, Sorbonne “Hayır”

Randevuyu iptal ediyoruz. Aboneliği iptal ediyoruz. İlişkiyi iptal ediyoruz. Birbirimizi iptal ediyoruz. Bir süredir de diplomayı iptal ediyoruz.

Devamını Oku
02.02.2026
Kanada Tutmadı, Grönland’a Bakıyorlar

Bu hikâyeyi “jeopolitik” diye okumak kolay: Haritalar, üsler, rotalar, güvenlik…

Devamını Oku
26.01.2026
Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Devamını Oku
24.01.2026
15 Ocak 1902: Nâzım’ın Doğum Gününde Aşkın Israrı

15 Ocak, takvimde sıradan bir kış günü gibi durabilir.

Devamını Oku
19.01.2026
Karakol gölgesinde renk: Fikret Muallâ

Bu haftaki yazımda, bir ressamın paletine sinmiş bir duygunun izini sürmek istiyorum: Korkunun.

Devamını Oku
12.01.2026
Bir oda dolusu Cumhuriyet

Heykeltıraş arkadaşım Ahmet Çolak'ın köydeki evini ziyarete giderken, köyün içine girer girmez itfaiyeyi gördüm.

Devamını Oku
05.01.2026
İdare Etmek… Memleketin En Yorucu Fiili

İdare etmek… Bir fiil gibi durur; oysa çoğu zaman bir hayat biçimidir.

Devamını Oku
29.12.2025
Eskişehir’de Edebiyatın Işığı

Eskişehir’e her gelişimde, kentin kendine özgü bir “kültür dili” olduğunu yeniden fark ediyorum.

Devamını Oku
22.12.2025
İnadına Utanalım

İnadına Utanalım

Devamını Oku
15.12.2025
Kötülük Örgütlü, Edebiyat ve Sanat da Öyle Olmalı

Televizyonda, sosyal medyada, gazetede her gün aynı cümleyi duyuyoruz:

Devamını Oku
09.12.2025
Dünya’nın her yerinde, dağlara ve taşlara zeytin ağaçları dikilirken, biz bu ağaçlardan ne istiyoruz?

“Şimdi zeytin dikme zamanı mı?” diye sorabilirsiniz, ülkemizde seçilmiş belediye başkanları ve emekçiler aylardır tutuklu bulunurken… Toplu yemeklerde insanlar aynı gıdadan zehirlenirken… Kadınlar yalnızca kadın oldukları için yaşamlarını yitirirken... Çocukların isimleri resmi kayıtlara geçmezken… Barınaklarda ve sokak aralarında hayvanlar toplu yok edilirken…

Devamını Oku
01.12.2025
Köy Enstitülü öğretmenin öyküsü

Cumhuriyet’te ilk köşe yazıma nereden başlayacağımı uzun uzun düşündüm. İnsan ilk cümlesini bir kapı eşiği gibi kuruyor; içeriye neyi alacağını, ardında neyi bırakacağını tartarak. Ben o eşiği, babamla yaptığımız Köy Enstitüsü sohbetlerinden birinde duyduğum bu yaşanmışlıkla geçmek istedim. Çünkü hem benim öğretmenliğe, eğitime, Cumhuriyet fikrine bakışımın kökleri orada, hem de Öğretmenler Günü’ne yakışır bir hatırlama taşıyor içinde.

Devamını Oku
24.11.2025