Bazen bir akşamüstü, günün kalabalığı çekilirken kitaplığın önünde duruyorum. Elim yine aynı raflara gidiyor: Shakespeare. Çünkü bazı metinler var; zamanı aşmıyor, zamanı deliyor. Sahnede bir kral devriliyor, salonda biz kendi hayatımıza bakıyoruz: Ben bu hikâyenin neresindeyim?
Shakespeare’in sahnesinde taç var; bizim hayatta kravat. Dekor değişiyor, hikâye pek değişmiyor. Güç, bir süre sonra “sorumluluk” olmaktan çıkıp “hak” gibi taşınmaya başlıyor. O an insanın dili de değişiyor: “Gereği bu.” “Düzen böyle.” “İstikrar.” Kelimeler pürüzsüz; ama o pürüzsüzlük, itirazın yüzünü törpülüyor. İnsan, hakkını ararken bile önce kendini küçültüyor: “Ayıp olur mu?”
Macbeth’i düşünün: Felaket birden gelmez, adım adım büyür. Bir karar verilir; onu saklamak için bir karar daha… Sonra bir tane daha. Kötülüğün en tehlikeli yanı, çoğu zaman kaba saba görünmemesidir. Düzgün konuşur, hatta nezaket taşır. Gerçek hayatta da benzer bir perde iner: “Bu yükü ben omuzladım.” “Niyetim iyi.” Niyet, kullanışlı bir perdedir; perde kapanınca sahnede kalan şey çoğu zaman şudur: İktidarla şişen bir kibir ve kibirle daralan bir insanlık.
Kral Lear’ın yarası ise başka: alkışa bağımlılık. Otoritenin çevresinde zamanla bir yankı düzeni kurulur; insan başkalarının cümlelerinde kendi sesini duymaya başlar. Herkes “haklısınız” dedikçe yanılma ihtimali buharlaşır. Yanılmayan özür dilemez; özür dilemeyen kendini düzeltmez. Sonra kırılan yalnız kişiler değil, ortak duygudur: Güven. Bir toplumun en pahalı kaybı da budur.
Ama mesele yalnız sarayda yaşanmaz. Taç gitti diye güç kaybolmaz; kravatla, unvanla, yetkiyle, “ben bilirim” tonuyla gündelik hayata da sızar. Bazen bir toplantı odasında, bazen bir kurum koridorunda, bazen evin içinde… Birinin sözünü kesmekte, birini dinlememekte, “abartıyorsun” deyip kenara itmektedir. Demek ki soru sadece “kim yönetiyor” değil; “biz neye dönüşüyoruz” sorusu.
Kuralların kötü şöhreti de buradan gelir. Kural, zayıfı koruduğunda kuraldır; insana nefes alanı açtığında kuraldır. İktidar sahibinin elini rahatlatmak için yazıldığında ise bir düzeneğin dişlisi olur. Bir kuralın kime yaradığını anlamak için başlığına bakmaya gerek yok; uygulamasına bakmak yeter: Kim rahatlıyor, kim daralıyor?
Shakespeare bugün bize iki soru soruyor. İlki: Güç karşısında ne kadar insansın?
İkincisi daha zor: Onu sınırlamak senin için bir formalite mi, yoksa vicdanın emri mi?
Çünkü iktidarın yozlaştırması bu kadar kadimse, onu sınırlamak da ahlaki bir zorunluluk. Hesap verebilirlik teknik bir düzen değil; insan onurunu koruma çabasıdır. Hukuk bir metinden ibaret değil; ortak vicdanın ölçüsüdür. Sanatın kıymeti de burada: Bizi rahatsız eden soruyu diri tutar, “oldu bitti”ye razı etmez.
Taç gitmiş olabilir; ama insanın içindeki hikâye sürüyor. Erk kendini “hak” diye dayattığında, insanlığın payı daralıyor. Kurallar “iyi”yi korumak için değil de “gücü” kollamak için yazıldığında, toplum yavaş yavaş yoruluyor.
Bazen itiraz etmek “düzeni bozmak” değildir; insanı korumaktır. Bazen soru sormak huysuzluk değildir; vicdanı canlı tutmaktır. Ve bazen en büyük cesaret, yüksek sesle konuşmak değil; doğru yerde geri adım atmayı reddetmektir.
Shakespeare’i kapatınca elimde tek bir şey kalıyor: Güç, bir aynadır. Aynaya bakınca yalnız iktidarı değil, kendini de görürsün. Ve insan, kendine bakabildiği yerden değişmeye başlar.