Doğayı kendi haline bıraksalar daldaki elma bile layığını bulacaktı. Depremin yıldönümünde bu köşede okudunuz. “Depremzedeye bunu yapan size ne yapmaz” dedim. Zira “Bari deprem bölgesinde yapmayın” dediğimiz olay tam gaz sürüyordu. Hatay’da Mustafa Kemal Üniversitesi’ndeki kadro ilanında, geçen eylülde, iki torpil birbiriyle yarışmış, depremzedeler düşük not verilerek elenirken “en güçlü torpili olan” milletvekili yakını kadroyu kapmıştı.
Bu kadar değil...
Kaymakam eşi olan ikinci torpilliye, telafi için İskenderun Teknik Üniversitesi’nde adrese teslim kadro ayarlanmıştı. Yine depremzedeler kapının önünde kalmıştı. “Yara sarıyoruz” derken “Deprem bölgesinde bile ‘önce ben’ diyenler ülkeyi kemirip bitirecek” sonucuna varmıştım.
KENDİNE KENDİ KADRO AÇTI
Yazdıktan sonra “beterin beteri” denen o ilanı gördüm. Bu seferki adres, depremin merkez üssü Maraş’tı. İstiklal Üniversitesi’nde açılmış bir kadro ilanıydı. 31 Aralık tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. Üniversitenin “Kariyer Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi”nde açılan öğretim görevlisi kadrosunun şartları şöyleydi: “Eğitim fakültesi lisans mezunu olup, eğitim bilimleri alanında yüksek lisans derecesine sahip olmak. Kariyer danışmanlığı ve kariyer planlama eğitimi ile iş ve meslek danışmanlığı eğitimi sertifikalarına sahip olmak. Belgelendirmek kaydı ile yükseköğretim kurumlarında en az 10 yıl iş deneyimine sahip olmak.”
İlan belli ki “hık” demiş adayının burnundan düşmüştü. O kişi kim mi? Kimliği meseleyi daha ilginç hale getiriyordu. Sonuca göre, kadro “Abdullah Göktaş” için açılmıştı. Nitekim kadroya tek o başvurabilmişti. İlan şartını bir tek o sağlıyordu. Kadro da ona verilecekti.
Üniversitenin sitesinde her şey açıkça görülüyordu. Abdullah Göktaş, depremin vurduğu Maraş’taki İstiklal Üniversitesi’nin genel sekreteriydi. 1 Temmuz’da bu göreve atanmıştı. Üniversitenin idari yapısını o belirliyordu. Bu kadar değil... Abdullah Göktaş aynı zamanda üniversitenin personel daire başkanıydı. Üniversitenin personel politikasını o yönetiyordu.
Abdullah Göktaş, üniversitedeki lakabıyla “şanslı ihtiyar”, genel sekreter ve personel daire başkanı olarak “Bir de okulda öğretim görevlisi olayım” diyerek “kendisine özel kadro” açmış, ilan etmiş, tek başına başvurmuştu. Depremin merkez üssü olan, binlerce okumuşun iş beklediği şehirde, kendi kendini kayırarak kendisine özel kadro yaratmıştı.
İPTAL DEĞİL ‘FERAGAT’
İşin daha beteri, Resmi Gazete’de yayımlanana kadar bu ilana kimsenin itiraz etmemesiydi. Kişinin kendisine özel ilan açıp kendisini soktuğu bu ilana dur diyen olmamıştı. Düzen, en çirkin haliyle aşağıdan yukarı şekilde olduğu gibi akıyordu.
Önceki YÖK Başkanı Yekta Saraç, defalarca “Adrese teslim kadro istemiyoruz” demiş, yönetmeliği değiştirmiş, üniversitelere yazı yazmıştı. 2021’de göreve gelen YÖK Başkanı Erol Özvar da sorduğunuzda, “karşı olduğunu”, “engellemeye çalıştığını” hatta “Yapmayın” diye rektörleri aradığını söylüyor. Ancak ya otorite kuramıyor ya da bütün laflar dostlar alışverişte görsün diye söyleniyor. Zira “adamına göre ilan” ölçüsüz bir şekilde onun döneminde tam gaz devam ediyor.
Öyle ya...
Skandal ilana ne oldu diye baktım. YÖK soruşturma açmış, rektör açığa alınmış, genel sekretere yalandan da olsa soru sorulmuş sanmayın... Skandalın yerel gazetelere, sosyal medyaya, memurlar.net gibi bürokrasinin takip ettiği siteye düşmesinin, infialin artmasının ardından içeriden bir çözüm bulunmuş. Birileri Abdullah Göktaş ile konuşmuş. Göktaş, kendi açtığı, kendi başvurduğu, kendi geçtiği kadro için kendi kendine “feragat dilekçesi” vermiş. Açılan ilana böylece atama gerçekleşmemiş. Utanç kadrosu böylece sahipsiz kalmış.
DÜZEN GÜVEN VERMİYOR
Depremin vurduğu bölgede, atanabilmek için mücadele eden bir doktoralı, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Bulduğum her kadroya bir umut başvuruyorum ama ilanları o kadar keyfi bir biçimde, canlarının istediklerine açıyorlar ki... Tüm gerekli koşulları sağladığım halde hiçbir kadroya koşullarım uymuyor.”
Gel de bu insanlara güven ver!
Üç yıl önce Maraş’tan başlayıp 11 şehri yıkan depremi yıldönümünde konuştuk. “Yaraları sardık”, “Ayağa kalktık”, “Sözümüzü tuttuk” diye başlayan büyük laflar 6 Şubat’tan 7 Şubat’a geçerken eriyip gitti. Deprem davalarının her birinde gördüğümüz gibi, insanlarımızı öldüren liyakatsizlik ve denetimsizlik, depremin olduğu yerde kendini en berbat haliyle üretmeye devam ediyor. Kısacası sarsıntı bitse de çöküş sürüyor.
Hak edenin hakkını alamadığı bir düzen her sarsıntıda yıkım üretmeye mahkûmdur.