Anadolukavağı, Pavarotti ve Zeynep’in kitabı

31 Ocak 2021 Pazar

Hayat biraz da keyif demek. Öyleyse başlayalım:

Karı çok severim ama cebimde üç günde harcanacak altı bin liram olmadığı için karlı dağlardaki, her şey dahil otellere gidemiyorum. Ayrıca açık büfeden nefret ederim. Şehrimize az da olsa kar yağdı ya “Haydi garibanım dedim, al bir arkadaşını yanına, bin bir Boğaz vapuruna, Anadolukavağı’na git.” İyi ki demişim, Üsküdar’dan vapura bindik. Kar yağıyor, Boğaz’ın iki yakası da sisler içinde ve vapurun sıcacık salonunda sadece beş kişiyiz. Tiyatrocu iki arkadaş, bir öğretmen, ben ve benim arkadaşım. Öğretmen çok canlı bir kadın, çocuklarına ev ödevi vermiş, “çevrenizi fotoğraflayın” diye. Kendi de bütün yol boyunca martılara simit atarak, fotoğraf çekerek kendi ev ödevini hazırlıyor. Büfe kapalı olsun, termosumuz var, kahvelerimizi yudumlayıp vallahi de billahi de bayram çocukları gibi şen şakrak yol alıyoruz.

İşte geldik, Anadolukavağı’ndayız. Sıra sıra yeme içme yerleri kapalı, müthiş bir ıssızlık. Sadece bir köşede kovanın içinde ateş yakan birkaç balıkçı, leğenlerde oynayan hamsileri ayıklıyor. Karnımız aç, balıkçılar “Ayıklarsanız biz pişiririz” diyorlar. Tamam. İşe girişiyoruz, ben zaten balık ayıklamasına bayılırım. Acayip bir keyif, arada laflıyoruz. Az sonra ayıklanmış balıklar ve olağanüstü midye tava, karların içindeki masamızı şenlendiriyor. Bütün bunlar olurken çok yaşlı, beli iki büklüm bir Anadolukavaklı balıkçıların yanına geliyor. Belli ki herkes onu tanıyor. Balıkçılardan biri bir arkadaşından poşet istiyor ve kocaman eline doldurduğu hamsileri poşete aktarıp yaşlı adama veriyor. Adam “ama” diyor, “Bu dört kişiye yetmez”. O zaman balıkçı yeniden bu kez iki eliyle hamsileri kucaklayıp poşete dolduruyor. Yaşlı adam memnun ayrılıyor. Balıkçılardan biri “Kediler yok, martılar gitti, biz de onların hakkını amcaya veriyoruz” diyor. Evet, böyle bir gün. Herkese bu kaçamağı tavsiye ederim. İyi geliyor.

Biraz duralım, bu Pavarotti beni öldürecek. Müthiş bir belgeselini yapmışlar, hayranıydım ama bu belgeselden sonra hayranlığım zirve yaptı. Bu nasıl bir adam, kocaman bir çocuk ve sadece şarkı söylüyor. Bütün kadınların sevgilisi. Zaten kendisi de söylüyor: “Ben kadınların şımarttığı bir adamım.” Hayır, sen kadınların şımarttığı kocaman bir çocuksun! Belgeselde Pavarotti’nin organize ettiği, dünyanın her köşesindeki yoksullara, engellilere, AIDS hastalarına yardım için yapılan konserlerde Pavarotti, dünyanın en ünlü pop, rock şarkıcılarıyla sahne alıyor. Nasıl bir tevazu, nasıl bir sevecenlik, sahneye çıkanlar onun enerjisinden öylesine etkileniyorlar ki bir kat daha iyi çalıyorlar, bir kat daha içten söylüyorlar. Ben en çok ölüm döşeğindeyken ilk karısının ona en sevdiği makarnayı yapıp götürmesinden etkilendim. Bak Pavarotti, sana bir sır: Bir arkadaşımla arabaya binmişiz, Şile’ye gidiyoruz. CD çaları sonuna kadar açmışız, sesin bizi alıp başka diyarlara götürüyor. Sahiden götürüyor, döneceğimiz kavşakları, yol işaretlerini görmemişiz. CD bittiğinde bilmediğimiz bir kıyıda öylece durduk.

Şimdi gelelim can dostum Zeynep’in “Yeryüzü Yurdum Benim” adlı SİA Yayınları’ndan çıkan gezi kitabına. Zeynep inanılmaz bir gezgindir ve gördüklerini, yaşadıklarını herkesle paylaşmayı sever. Pek çok gezi kitabı var. Şu günlerde dijital dünyadan vazgeçip onun gezi kitaplarını okuyun. Bilgiyse bilgi, mizahsa mizah, aşksa aşk!

Şimdi sizlere iki kadın yazarın akrabalıklarından söz edeceğim. Biri Zeynep, biri bendeniz. Zeynep, kitabının “Burası Tibet, Şaşmayacaksınız” bölümünde Tibetli rahiplerden söz ediyor ve onların yaşam boyu sadece ama sadece dua ederek yaşamalarına şaşırıyor. Satırları okurken çok eğlendim, ben de Katmandu, Moğolistan ve Bangkok’ta sadece dua eden kavuniçi giysili rahiplere çok şaşırmıştım. Aşırı avantacı gelmişlerdi. Özellikle son gittiğim Moğolistan’da gördüm, altlarında dört çeker cipler, ceplerinde son model cep telefonları, işi daha da ileri seviyeye taşımışlar. Zeynep, Buenos Aires’in en ünlü tango okuluna davet ediliyor. Tango dersi onun anlatımına göre harika. Öğrencilerin yaş ortalaması 6 ile 96 arasında değişiyor. Sonra hoca arkadaşı onu dansa kaldırıyor. Zeynep kendi söylüyor: “Ben ki iyi dans ederim, ben ki her dansı anında öğreniveririm, ben ki partnerim ne yaparsa yapsın ona uymakta hiç güçlük çekmem (yani o ana kadar öyle sanıyordum). Karşılıklı dururken kasılıp kalıverdim. Değil dans etmek, bir iki adım atmak bile imkânsız. Kazık gibi duruyorum. Kımıldayamıyordum bile.” Bu benim de başıma geldi, tango dersi almaya gittiğimde hoca, “Siz bu dansı yapamazsınız” demişti. Başımıza bunun gelmesini Zeynep, tangocu hocaların şu sözleriyle açıklıyor: “Tango yalnız ve yalnız kadınla erkek arasındaki uyuma, ikisi arasında diyaloğa bağlı. Uyum olmazsa, diyalog olmazsa tango da yok.” Eh ne yapalım, biz de salsa yaparız. Bana şenlikli zamanlar yaşattığın için teşekkürler Zeyno.


Yazarın Son Yazıları