Karantina günlüğü (1)

22 Mart 2020 Pazar

Biliyorum hepiniz bu başlığa bakınca Latin Amerikalı yazar Marquez’den kopya çektiğimi söyleyeceksiniz. Doğrudur, onun kitabının adı Kolera Günlerinde Aşk idi, ben de birazcık esinlendim. Haklıyım, şimdilik dört tane etkinliğim iptal edildi, ben güneş enerjisiyle yaşamıyorum, bütçem epeyce sarsıldı. “68 Yılında On Dokuz Yaşındaysan Hep On Dokuz Yaşındasın!” adlı biyografi kitabımı yeni bitirdim. Yeni bir kitaba başlamam zor. Film izlemekten, dizi izlemekten fenalık geldi, sadece polisiye okuyabiliyorum. Açıkça söyleyeyim, daral geldi. Ben de kendimi pencerelere atıp sokağı izlemeye başladım. Harika bir hikâye beni buldu. Bir anne kız, yan apartmanın kapısındaki çöp arabasını boşaltıyorlar. Kutular kutular, anne onları uyduruk el arabasına yüklerken kızı da yardım ediyor. Ne var bunda diyeceksiniz, bekleyin, kızımız en çok dört yaşında, şirin mi şirin ama öyle bir ciddiyetle kendine uygun kutuları üst üste diziyor ki şaşıp kalıyorum, düzelttiği kutuları arabaya boyu yetmediği için annesine uzatıyor, minnacık bir şey. Saçları kıvır kıvır. Sonra belli ki, kızın ablası bir başka arabayla onların yanına geliyor, abla ve anne sanki küçük kız yanlarında yokmuş gibi hızlı hızlı yürümeye başlıyorlar. Bizim minik, iki tane tuğla bulmuş, onların ardından koşturuyor, sonra bir bakıyor ki iki tuğla taşıyamayacak, birini bırakıp öteki kucağına alıyor ve koşturuyor, anne abla ben bıraktığımda gözden kaybolmuşlardı. Küçük kız tuğlasıyla koşturuyordu.

Bu arada sokağa ters yönden bir el arabası daha giriyor ve ansızın çok yaşlı bacakları titreyen ama maskeli bir adam ortaya çıkıyor. El arabasını süren genç adam öyle yolunda gidiyor, bizim yaşlı adam öyle bir korkuyor ki kendini karşı kaldırıma atmak isterken hop, kötü bir şekilde düşüyor. Ortada el arabasını kullanan gençten başkası yok, genç yaşlı adamı kucaklayıp kaldırıma çıkarıyor, bu arada adamın maskesi kaymış, adam en yüksek ses bağırıyor: “Bana dokunma, bana dokunma!”

“Canım iyice sıkkın, bari pazara gideyim.” Düştüm yola, minibüse bindim birkaç kişi var. Hemen bir çırpıda şoförün yanındaki tek kişilik koltuğa oturdum. Şoför, “Sana helal olsun, öyle gençler var ki bu koltuğa üç hamlede anca oturabiliyorlar” dedi. Şoförün bu iltifatı karşısında koltuklarım kabardı, (altmış yaşın üstündekileri neredeyse düşman ilan ettiler ya) ve muhabbet başladı. Tam arkamda genç, güzel bir kadın oturuyor, işten evine dönüyormuş. Güzellik ve kişisel bakım ürünleri satan ünlü bir mağazada satış elemanıymış. “Size maske eldiven taktırıyorlar mı” diye sordum. “Hayır, taktırmıyorlar” dedi. “Müşterileri korkutmamak için bize yasak var.” Benden önce şoför atıldı, “Sen de çalışma kızım.” Kadın neredeyse ağlayacak “Nasıl çalışmazsın, kocam yedi aydır işsiz, eve ben bakıyorum.” Hep birlikte sustuk.

Tam pazara girdim kız kardeşim aradı, Güler Yücel’in öldüğünü söyledi. 

Pazardan çıkıp her zaman gittiğim kahvede oturuyorum ve Gülerli günlerimi düşünmeye başlıyorum: Datça’dayım, Güler’de. Güler, gülerek “Işıl bu gece sinema seyredeceğiz” diyor. “Nasıl?” Güler anlatıyor, yan tarafımızda güzel bir pansiyon var, işletmecisi şen şakrak, güzel mi güzel, sürekli dans ederek iş yapan genç bir kadın.. Ailesi onu imam hatipte okutmuş ama o aileye başkaldırıp bir barda barmaid olarak çalışmaya başlamış. O sırada Türkiye’de yaşayan epey paralı bir Fransız ona âşık olup Fransa’ya davet etmiş. O da gitmiş, orada ülkemizin çok önemli işadamlarıyla arkadaş olmuş. Bu arada harika Fransızca öğrenmiş. Sonracığıma bir Türk işadamı ona âşık olup şimdi çalıştırdığı pansiyonu almış. Adam iş icabı daha çok İstanbul’da, arada geliyor. Ancak o gün adam, Fransız âşığın Datça’ya geleceğini öğrenmiş ve uçağa atladığı gibi pansiyonda soluğu almış. Çantasında silah olduğu söyleniyor. Şimdi bu Fransız âşığı korumak gerek. Peki, bu iş kime düşecek? Bilin bakalım. Güler, oyun kurucudur, işleri çözer. Çözdük de. Zavallı korkudan titriyordu. İşadamı, Fransız âşığı bulamayınca gönlü rahat işine gitti, ardından Fransız âşık gizlice pansiyona götürüldü. Üç gün aşk karantinasında kaldı. Gülerciğim çok güzel bir hayatın oldu. Hoşça kal. Ben şimdi gene dışarı çıkıyorum, bu kez deniz kenarına gidip yeni hikâyeler yakalama niyetindeyim.


Yazarın Son Yazıları

İmdat, Z kuşağı! 5 Temmuz 2020
İhtiyarlara yer yok! 28 Haziran 2020