Mehmet Ali Güller

Doğu Akdeniz Konferansı

13 Ağustos 2020 Perşembe

Erdoğan’ın Doğu Akdeniz konusunda yaptığı “Herkesin hakkını koruyan bir formül bulalım” çağrısı, kuşkusuz kategorik olarak doğru bir çağrıdır.

Ancak çağrının muhatap bulabilmesi için yapılması gerekenler var. Çünkü çağrı sahibinin en önemli problemi, muhataplarının bir kısmıyla muhatap olmamasıdır!

Bugün Erdoğan’ın çağrısından hareketle sorunu hangi temelde ele almamız ve hangi yöntemle çözmemiz gerektiğini tartışacağız...

İki sorun, tek çözüm

Doğu Akdeniz’deki durum, “Türkiye ile Libya’nın yaptığı anlaşma mı, yoksa Yunanistan ile Mısır’ın yaptığı anlaşma mı hukuka uygun” sorusu etrafında tartışılıyor.

Meseleyi bu dar çerçeve içerisine hapseden bir anlayışla, Doğu Akdeniz’deki sorunlar çözülemez. Çünkü kimi sorunlar, mevcut hukuk sözleşmeleriyle, kavramlarıyla, anlayışıyla çözülemeyecek durumdadır.

Öte yandan çerçeve geniştir; iki temel sorun vardır ve bunlardan biri tarihi geçmişi olan, diğeri ise son 20 yıla dayanan bir sorundur: Birinci sorun, özetle Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorundur; sınır, adalar, egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar, adaların silahlandırılması sorunları... Kökleri İtalya’nın Trablusgarp’ı işgaline kadar giden bu soruna ek olarak bir de Doğu Akdeniz’de Kıbrıs merkezli sorun vardır. İkinci sorun, Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının bulunması, paylaşılması, çıkarılması ve pazara ulaştırılması sorunudur.

Bütünlüklü strateji ihtiyacı

İki sorun da birbirine eklemlenmiş durumda. O nedenle Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve KKTC’nin hak ve çıkarlarının savunulabilmesi için bütünlüklü bir strateji belirlenmelidir. Doğu Akdeniz meselesi, bir ucu Suriye, diğer ucu Libya olan bir meseledir aynı zamanda. Türkiye’nin bu hattı tek bir cephe gibi düşünerek strateji oluşturması gerekmektedir. Ankara’nın hattın bir ucunda Rusya’yla, diğer ucunda ABD’yle çalışmak diye özetlenebilecek neoAbdülhamitçi taktiğinin işe yaramadığı ortada.

Güvenlik kuşağı inşası

Küresel güçleri ve bölge ülkelerini kapsayan bu soruna yaklaşımda iki temel model var:

Biri yayılmacılığı besleyen jeopolitikçiliktir. Bunu dış politikanın en önemli ve neredeyse tek faktörü haline getiren anlayış risklerle doludur. Bu anlayış özetle sorunu komşusunun topraklarında, komşusuna rağmen çözmeye çalışır (Suriye ve kısmen Libya’da olduğu gibi).

Atatürk’ün uyguladığı “komşularla güvenlik kuşağı oluşturma” anlayışı ise sorunu yine sınırların dışında ama komşuya rağmen değil, komşuyla birlikte çözer: Balkan Paktı bunun tipik uygulamasıdır.

Ulusal çıkar esaslı dış politika

Sorunu komşularla birlikte çözme anlayışında, ideolojik angajmanlar yoktur; ulusal çıkarlar vardır. Atatürk, Balkan Paktı’nı inşa ederken komşularının rejimine bakarak hareket etmedi; “iki dünya savaşı arası” sürecin tehditlerine bakarak Türkiye’nin çıkarlarını gözetti. Suriye’de Esad yönetimine, Mısır’da Sisi yönetimine İhvancılık nedeniyle karşı olmanın Türkiye’nin çıkarlarına yaramadığı ortada. Suriye ve Mısır’daki rejimler, Suriyelileri ve Mısırlıları ilgilendirir, bizi değil. Tıpkı bizim “tek adam rejimi” sorunumuzun da başkalarını ilgilendirmediği gibi.

Ne yapmalı?

Tüm bunların ardından hızla şu politikalar hayata geçirilmelidir:

- Türkiye kendi münhasır ekonomik bölgesini (MEB) “artık” ilan etmelidir!

- Suriye, Doğru Akdeniz, Libya hattında Rusya’yla işbirliğini esas almalıdır.

- Şam yönetimiyle anlaşarak Amerikan Koridoru sorununun en az maliyetli çözümüne, Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasının sağlanması çözümüne geçilmelidir.

- Şam’la anlaşmak, Kahire’yle buzları eritir. Kahire’ye Dışişleri Bakanı gönderilerek diplomatik ilişkiler başlatılmalıdır. Mısır’ın Yunanistan’la 15 yıllık müzakerenin ardından ve Meis Adası’nı dikkate alarak bir anlaşma yapması, Ankara ile Kahire arasında Doğu Akdeniz’de hâlâ işbirliği yapılabileceğinin göstergesidir. Çünkü Türkiye’yle anlaşılması halinde Mısır’ın deniz yetki alanının daha çok olduğunu Kahire görmektedir.

- Kahire’yle anlaşmak, Türkiye’nin Lübnan ve İsrail’le de Doğu Akdeniz’de anlaşma yapabilmesini kolaylaştıracaktır. Nitekim Türkiye’yle anlaşması halinde İsrail’in deniz yetki alanı da artacaktır.

Bu politikaların hayata geçirilmesi, bölgede ABD emperyalizminin etkisini azaltır ve “Doğu Akdeniz sorunu Doğu Akdenizlilerin sorunudur” düzleminde buluşulmasını sağlar. Son tahlilde, toplanacak bir Doğu Akdeniz Konferansı” ile herkesin hakkını koruyan ve yararını gözeten bir anlaşmaya gidilebilir. Çünkü sorunun çözümünün gecikmesinin ekonomik kayıp olduğu tüm ülkeler tarafından görülmektedir.


Yazarın Son Yazıları

Deniz gücü 12 Eylül 2020
31 Ağustos stratejisi 29 Ağustos 2020