Hükümlü

24 Mayıs 2015 Pazar

Herkes bir defa doğar, ben iki defa doğdum. Yaşam benim için, her tarafın buz tuttuğu bir gece, sabaha karşı bitmiş olmalıydı. Beş yaşındaydım. Yıllardan 1939, aylardan Aralık. 6.5 şiddetinde bir deprem, bütün Erzincan Ovası’nı yerle bir etmişti. Yıkılan evlerin altında ölüme terk edilmiş binlerce insandan biri de bendim.
Sarsıntı o kadar şiddetliydi ki, yatak odamızda annem beni birkaç kez kucağından yere düşürüp gene yerden kapıp kapıya yönelmeye çalışıyor, ama bir türlü başaramıyordu. Babam oda kapısındaydı. Bu işlemeli ahşabın pirinçten sarı tokmağı vardı. Onu güçlükle çeviriyor, kapıyı çekiyor fakat kapı, kasasından ayrılmıyor, açılmıyordu. Açabilseydi kapıyı, yok olacaktı. Çünkü kapının ardındaki görkemli sofa, evin diğer kanadıyla uçup gitmişti. Bir yerlerden ürpertici bir uğultu geliyordu. Birkaç dakika geçmeden çatırdıyla bütün tavan üzerimize çöktü. Üçümüz de yere düştük. Tavanı, karyolanın sarı pirinç ayakları tutuyordu. Tavanla aramızdaki yükseklik, karyola demirinin yüksekliği kadardı.

***

Zifiri bir karanlığa gömülmüştük. Uğultu kesilmişti. Hiçbir şey duyulmuyordu. Sağır bir sessizlik kaplamıştı etrafı. Birbirimizi biraz olsun görmeye yardım eden, mangaldaki ateşti.
Odamızdaki bakır mangal, günün közleriyle doldurulmuştu. Depremin şiddetinden uzun bacakları üstünde dengesini koruyamamış, bakır tepsisinden fırlayıp yan yatmıştı. İçindeki ateş alaca bir aydınlık yaratıyor, çevreyi azıcık olsun seçebilmemizi sağlıyordu.
Devrilmiş mangalla, saatlerce, birkaç metrekarelik hücrede burun buruna durduk. Ne bir kıvılcım, ne bir köz sıçradı. Oysa bu tatlı aydınlığı veren mangal, fünyesi çekilmiş bir el bombasıydı. Bir kıvılcım sıçraması bu hücrede yanıp kömür olmamız için yeterliydi. O karlı kış gecesi bütün şehir, böyle devrilen binlerce mangal nedeniyle yanmış, binlerce insan vücudu enkazın altında bu yüzden kömür olmuştu.

***

Adam öldürme suçundan, idam cezasına çarptırılıp cezası henüz infaz edilmemiş bir hükümlü, o gece elindeki kazmayla, sabaha karşı bir ev yıkıntısına vura vura açtığı delikten, başka birini öldürmüş ellerini uzatınca, benim çocuk bedenimi buldu.
İlk doğuşumu elbette hatırlamıyorum ama bu ikinci doğuşum, hâlâ taze duruyor belleğimde.
Beni ağır ağır çekti enkazın altından, dışarı çıkardı. Sonra kucağına alıp ayağa kalktı.
Çocuk başımı omzuna koydum. Ceketi ıslaktı, ter ve tütün kokuyordu. Genç bir adam olmalıydı. Ne adını bildim, ne yüzünü gördüm. Konuşmadım, konuşmadı. Tuğla, kerpiç, kırılmış tahta ve marsık yığınlarından oluşmuş bir moloz yığınını düşe kalka indik, yere vardık.
Mahkûm yere çömeldi, oturmadı. Beni dizleriyle gövdesi arasına aldı. Çok genç olmalıydı. Öyle durduk. Gökyüzünün siyahını koca kızıl alevler yalıyor, Erzincan yanıyordu.

***

O diz boyu karın üstünde, kızıl karanlığın içindeki o adam kimdi? Enkazı kazıyarak beni toprağın altından çıkaran, yaşamımı sürdürmeme olanak sağlayan o adam kimdi? Bunu ilk kez, bu satırları yazarken düşünüyorum. O da yaşıyor mudur acaba? Yaşıyorsa, o geceyi ve beni hatırlıyor mudur, benim onu hatırladığım gibi? Ne kadar azdır yaşarken yaşadığımız şeyleri algıladığımız. Ne büyük fırtınadır ki yaşam, bu hız neyi yaşadığımızı düşünmeye çoğunlukla olanak bırakmaz.*

*YİĞİT OKUR’un Buralardan Geçerken/Yaşam ve Oyun (Can Yayınları, 2015) anı kitabından alıntıdır.

G NOKTASI
Kovboyluk jölesi!
Vahşi Batı’nın bir kasabasında, astığı astık bir şerif ve kestiği kestik bir yardımcısı varmış.
Bir gün yardımcı şerif her zaman hır çıkardığı bara dalmış, “Kim laf ediyor benim Şerifime laaan!” diye naralanıp çifte tabancasını çekmiş, sağa sola kurşun yağdırmaya başlamış.
Ahali sinmiş, masa arkalarına siperlenmiş. Barın bir köşesinde sessiz sakin oturan yaşlı kovboy ise hiç oralı olmadığı gibi, “Evlat” diye ünlemiş, yumuşacık bir sesle, “biraz yanıma gelsene, sana çok önemli bir şey söyleyeceğim!”
Çıkardığı gürültü patırtı arasında duyduğu sakin sese şaşıran yardımcı şerif merakına yenilmiş. Yaşlı kovboya azametle yaklaşıp, “Ne diyeceksen de bakalım!” diye babalanmış. Yaşlı kovboy yerinden kalkmış, şerif yardımcısının kulağına bir şeyler fısıldamış.
Zorbanın önce beti benzi atmış, sonra süklüm püklüm çıkıp gitmiş.
Ahali şaşırmış, tabii. Yaşlı kovboyun çevresini sarıp, “Yahu ne dedin de süt dökmüş kediye döndü bu” diye sormuşlar.
Yaşlı kovboy, “Önce adımı söyledim” diye başını sallamış bilge bilge. “Vaktiyle biz de yaman kovboyduk, aynı yolun yolcusu eski yolcuyu tanır. Sonra bir öğüt verdim. Tabancalarının arpacıklarını törpüleyip, namlularına jöle sürmesini söyledim.
Bar müşterileri, “O niye ki?” diye şaşırmışlar.
Yaşlı kovboy, görmüş geçirmiş başını sallamış. “Evlatlar, benim kovboyluğum benden daha güçlü bir kovboyun iki tabancamı elimden alıp, namlularını iki burun deliğime soktuğunda bitti. Arpacıklar canımı çok yakmıştı. Herife, duyduğum acıyı anlattım, o da anladı!

“Bağışlamak geçmişi unutturmaz, ama geleceğin ufkunu genişletir.”
PAUL BOESE  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Adalet pazarlığı! 11 Temmuz 2021
Afra, tafra, mafya 27 Haziran 2021
Kullanışlı düşmanlık 20 Haziran 2021