Fırsatlar ve fıtratlar

09 Ekim 2015 Cuma

İlk Aziz Nesin’in hayat hikâyesini okuduğumda duymuştum bu kelimeyi:
Fırsat eşitsizliği...
Aziz Nesin Darüşşafaka’ya giriş hikâyesini anlatıyordu.
1926 yılında babasız ve yoksul 300 çocuk Darrüşşafaka’nın sınavlarına girer. İçlerinden 80’i başarılı olur. Ama kontenjan sadece 30 kişiliktir. O yüzden kuraya başvurulur.
50 babasız ve yoksul çocuk sınavı kazandıkları halde o kurada boş kâğıt çekerler ve okuma umutlarını o an yitirirler.
O, şanslıdır, kurada ona dolu kâğıt çıkar.
Ama günlerdir birlikte sınav heyecanı yaşadığı arkadaşı, onun kadar başarılı olduğu halde kurayı kaybeder, okuma hayalleri suya düşer.
O, kendi mutluluğunu yaşayamadan, kaybettiğini anlar anlamaz hızla oradan uzaklaşan arkadaşının ardından sevinç ve utanç duygularının karmaşasıyla kalakalır.
Aynı başarıyı sağladıkları, aynı yeterlilikte oldukları halde okuma fırsatını kendisi şans eseri yakalamıştır. Arkadaşıysa aynı fırsatı sadece şanssız olduğu için kaybetmiştir.
Sonra benzer bir eşitsizlik öyküsü Çingene olduğunu sonradan öğrendiğim genç bir oğlanın hayat hikâyesinde çıktı karşıma.
Beni bir Çingene düğününe götürmüştü. Ama önce uyarmıştı.
“Orada annemi görünce şaşırma.”
Sonra hikâyesini anlatmıştı: Annesi uyuşturucu satıcısıydı. Ablası, kocasını öldürdüğü için hapisteydi. Anne, bakmaya çalıştığı üç torunuyla Dolapdere’de bir yıkıntıda yaşıyordu.
Oğlunu doğar doğmaz daha düzgün bir hayat yaşayan ve çocuğu olmayan ablasına evlatlık vermişti.
Oğlan da bambaşka bir mahallede bambaşka koşullarda büyümüştü.
Şimdi üniversiteye gidiyordu, bir yerel gazetede çalışıyordu ve şiirler yazıyordu.
Hapiste olan ablasından ve o izbede yaşayan annesinden çok daha güzel bir hayata sahip olduğu için sanki biraz utanç duyuyordu.
Bugün Nobel ödülü alan Aziz Sancar’ın hayat hikâyesine baktığımızda da aynı fırsat eşitsizliğinin gölgesi düşüyor üzerimize.
Okuma yazma bilmeyen yoksul ve çok çocuklu bir ailenin sondan ikinci çocuğu, olmak; elektriksiz bir evde, mum ışığında büyümek ve bu yoksunluklardan sıyrılıp bu noktaya gelebilmek...
Bir başarı hikâyesi gibi görünüyor ama aslında ülke için bir utanç hikâyesi.
Sancar, tıpkı Nesin gibi şanslıydı, çünkü ailesi eğitimin önemini biliyordu.
Ailesi bunu bilmeyenlerin hikâyeleri genelde gurur verici olmuyor.
Hatta çoğunun bir hikâyesi bile olmuyor.
Hâlâ bu coğrafyada çocuklar ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar kültürel ve sınıfsal ve etnik ve ekonomik ve cinsel eşitsizlikler yüzünden hayatın karadeliklerine düşüyorlar.
Sonra orada kayboluyor.
Oysa bir insanın kaderini olağanüstülüklere teslim eden sistemler çoktan yıkılmalıydı; yerine fırsat eşitliğini temel alan sistemler kurulmalıydı.
Neredeyse yüzyıl geçti...
Hâlâ bu ülkede insanların geleceği sadece şansa bağlı.
Sancar’ın Nobel ödülü alması, evet gurur verici.
Ama ödülü aldıktan sonra ülkesine dönüp hüzünle:
“Çocuklarınızı okutun. Özellikle kız çocuklarını...” demesi bizler için utanç verici.
Evet, tam gurur duyacakken, bir durun ve vazgeçin; onun yerine utanın.
Ülkede hâlâ hâkim olan fırsat eşitsizliğinden utanın.
İktidardaki feodalizmin dayattığı fıtrat eşitliğinin hançeri kalbinize bir çentik daha atsın ve kalbiniz o okutulmayan, başı bağlanıp erkenden evlendirilen kız çocukları için biraz daha kanasın.  


Yazarın Son Yazıları

Welcome home Yankee 8 Ocak 2021
Fuhuş bir nedir? 18 Aralık 2020
İfşa ediyorum 11 Aralık 2020