Olaylar Ve Görüşler

Edebiyatın Sayfalarından Pandemi Notları. Dr. Sami Eren

02 Mayıs 2021 Pazar

Edebiyatın Sayfalarından Pandemi Notları…

Dr. Sami EREN

Tekhücreli organizmalar (mikroorganizmalar: bakteriler, virüsler, mantarlar), doğa sahnesine çıktığından beri insanoğlunun -kendisini saymazsak- en büyük düşmanı olmuşlar, enfeksiyon hastalıkları (bulaşıcı/mikrobik hastalıklar) milyonları kısa sürede engel ve ayrıcalık tanımaksızın yok etmiş, büyük göçler yaşanmış, uygarlıklar çökmüş ya da sarsılmıştır. Tarih boyunca, başta “çiçek hastalığı”, “tifüs”, “kolera” ve “grip” olmak üzere, enfeksiyon hastalıkları kısa sürelerde binlerce, on binlerce insanı hastalandırarak yığınlar halinde ölümlere neden olmuştur. Ama bu tür hastalıklar arasında, ismi bile benzersiz bir dehşet uyandıran, “kara ölüm” olarak da adlandırılan “veba”nın insanoğlunun tarihinde ve kolektif belleğindeki korkulu yeri farklıdır ve baştadır. Tıp tarihi kaynaklarına göre Akdeniz havzasında ve Avrupa’da ilk defa 6. yüzyılda ve ardından 14. yüzyılda ortaya çıkan aralıklı büyük veba salgınları milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur.

Avrupa’da en son 18. yüzyılda görülen veba, Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyıl ortalarına kadar sürmüştür. Vebanın oluşturduğu acı, çaresizlik, korku ve yıkım, tarihsel kaynaklar dışında, o dönemlerin bazı yağlı boya tablolarında (ör. P. Bruegel, “Ölümün Zaferi”, [1525-1569]; D. Gargiulo, “Napoli 1656 Veba Salgınında Mercatello Meydanı”, [1609-1675]; M. Serre, “Marsilya 1720 Veba Salgınında Belediye Binasının Görünümü”, [1658-1733]) ve nadir de olsa yine bazı öykülerde, romanlarda ürpertiyle izlenmektedir.

‘DECAMERON’ VE ‘VEBA’

Tarihteki “veba” salgınlarını konu alan biri öykü diğeri roman, dünya edebiyatının iki başyapıtını, eski yıllarda okumuştum: “Decameron” (G. Boccaccio, 1313-1375) ve “Veba” (A. Camus, 1913-1960). Özellikle bu sonuncusunu derin bir merakla, zaman zaman belli belirsiz bir tedirginlikle ama hep bir güven duygusuyla okuduğumu anımsıyorum. Hatta her ne kadar roman, yazarın veba özelinde bulaşıcı hastalıklar için sanki bir tür “epidemiyolojik öngörü” ya da “uyarı” içeren satırlarıyla (“...Halkın bir şeyden haberi olmadığını ve kitaplarda okunduğu gibi veba mikrobunun ne öldüğünü ne de kaybolduğunu, sayısız yıllar boyunca mobilyalarda ve çamaşırlarda uykuya dalabileceğini, odalarda, mahzenlerde, sandıklarda, mendillerde, eski kâğıtlarda sabırla bekleyebileceğini ve zamanı gelince bir gün insanları yola getirmek ve felaketlerine sebep olmak için vebanın farelerini uykularından kaldırıp mutlu bir şehre ölmeye gönderebileceğini biliyordu.”) bitiyor olsa da. Çünkü bu tür felaketler sadece romanlarda olurdu; kitabı kapatıp, sayfayı katlayıp kenara bıraktığında ve dışarı çıktığında yaşam olanca güzelliği, güvenilirliği ve renkli umutlarıyla devam ederdi…

İLGİNÇ TÜRK PASAJLARI

“Veba Yılı Günlüğü”nü (D. Defoe, 1660-1731) ise Covid-19 günlerinde yani o eski kitaplarda, tablolarda izlediğimize eşdeğer bir görünmez düşmanla boğuştuğumuz şu amansız günlerin tam da ortasında okudum. Şimdiye kadar okuduğum, yazınsal değeri ve zarafeti bir yana, tıp ve tıp tarihi bağlamında da önemli kitaplardan biri diyebilirim. Yıl 1665. Londra’da veba salgını. Ünlü İngiliz yazar, bir günlükten (bir yakınının ya da bilinmeyen bir Londralının günlükleri olduğu düşünülüyor) hareketle, o günleri 1722’de yazmış. Aslında bir tür “belgesel” olarak da nitelenebilir. Sadece ortalarda kısa bir öykümsü bölüm var. Samimi, duru, insancıl bir anlatım ve biçem. Son derece duygusal, hüzünlendirici ama bazı yerlerde dehşete de düşüren satırlardan çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Pandemi günlerinde okuduğumdan mı ya da bir roman (yani kurgu) olmadığından mı ya da her ikisi birden mi acaba bilemiyorum? Arada 300 yıl, coğrafya ve kültür farkı olmasına karşın, birçok benzer “insanlık durumu”…

O devirdeki Türklerin salgına yaklaşımları konusunda son derece ilginç pasajlar da var kitapta. Günlük, bazı çok önemli epidemiyolojik bilgiler ve ipuçları da içeriyor olabilir. Yaklaşık bir buçuk yıl süren salgının yıkıcılığı ve şiddeti 1665 ağustosunun son haftasında ve eylülde doruğa ulaşıyor, haftada on binlerce ölüden bahsediyor yazar. Ama sonra birden seyri değişiyor; bulaşıcılık ve hastalanma sürüyor hatta bazen artıyor ama ölümler azalıyor. Öyle ki salgın başlayınca Londra’dan ayrılan Kral, Noel’den hemen sonra geri dönüyor, yeni yılda da veba bitiyor. Aşı yok, ilaç (antibiyotik) yok, sadece iyi kötü karantina uyguluyorlar.

BİLİM VE BİLİMSEL DÜŞÜNCE

Olanağı olanlar şehri terk ediyor ya da evlere kapanıyorlar. Tütsü, duman vb. uygulamalar yapıldığını öğreniyoruz sayfaları çevirdikçe. Kitap boyunca, hep günümüzle bir karşılaştırma da yaptığımdan, bu uzak satırlardan ve eski sayfalardan romantik bir umut da oluşuyor ister istemez. Covid-19’da da böyle keskin bir düşüş olur mu acaba?

Bakteriler, virüsler ve diğer mikroorganizmalar, homo sapiens ve ataları ortaya çıkmadan çok önce dünyamızda yaşıyorlardı. Eğer uzak gelecekte ve herhangi bir biçimde mavi kürede yaşam sona erecekse bile, onlar olasılıkla en son yok olacak organizmalar arasında bulunacaklar yani salgınlar ya da salgın tehdidi belki de hep sürecektir. Ama insanlık tarihindeki tüm şiddetli salgınlarda olduğu gibi bu zor günlerimiz de aşılacaktır kuşkusuz. Ayrıca, bu üç edebi yapıtın anlattığı dönemlerden farklı olarak, bugün insanlığın elinde çok önemli ve mutlak etkili koruyucu ve tedavi edici olanaklar var: başta aşı ve ilaçlar (antibiyotikler, antiviraller, antifungaller vd.). En önemlisi de tüm bunları insanlığa sağlayan “bilim” ve “bilimsel düşünce”... Özellikle böylesi felaket zamanlarında ve öncesinde, bilimden ve bilimsel yöntemlerden başka başvurulacak hiçbir şeyin olmadığına inanan ve bunu eksiksiz uygulayan toplumlar, Covid-19 gibi salgınları ve de gelecekteki olası salgınları daha kolay, daha hızlı, dolayısıyla da en az zarar ve acı ile atlatabileceklerdir...

DR. SAMİ EREN


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları