ABD’deki ve İsrail’deki yönetimlerin emperyalist bir anlayışla ve uluslararası hukuku yok sayarak İran’a saldırmalarının yanlış olduğu konusunda kuşku yoktur.
Türkiye’nin de bu savaşta taraf olmaması, bu savaşa katılmaması, ayrıca İran’ın toprak bütünlüğünün korunması için mücadele vermesi gerektiği de kesindir.
Öte yandan İran’ın toprak bütünlüğünü, birliğini, bütünlüğünü ve ulusal güvenliğini tehdit eden en temel etkenin İran’daki laiklik karşıtı teokratik rejim olduğu da bir gerçektir.
İran’da 2024 yılında gerçekleşen sözde “seçimlere” katılım oranının yüzde 39’da kalmış olmasının da ortaya koyduğu gibi İran’daki yönetim İran halkının çoğunluğunun desteğine sahip değildir.
İran’daki yönetimin vatanı ve halkı için değil, kendi oligarşik iktidarını korumak için savaştığı açıktır.
İran’da yönetimi destekleyenlerin, öldürülen liderlerin cenazelerine katılmalarıyla ilgili görüntüler, İran halkının çoğunluğunun yönetimi desteklediği anlamına gelmemektedir.
Yönetime muhalif kitleler hem savaşın sürmesinden dolayı hem de İran’ın güvenlik güçlerinin hedefi olmamak amacıyla, meydanlara ve sokaklara çıkmamaktadırlar.
Bu yılın başında halkın İran’da yönetime karşı gerçekleştirdiği kitlesel protesto eylemlerinde, İran hükümetinin resmi verilerine göre büyük çoğunluğu siviller olmak üzere 3 bin 117 vatandaş yaşamını yitirmiştir. Bağımsız uluslararası insan hakları örgütlerinin verilerine göre öldürülenlerin sayısı 10 bin kişiyi aşmıştır.
İran hükümetinin resmi verilerine göre ABD-İsrail saldırılarının sonucunda yaklaşık 1500 İranlı sivil vatandaş yaşamını yitirmiştir.
Başka bir deyişle, İran hükümetinin katlettiği İranlı sivil sayısı, ABD ve İsrail’in katlettiği İranlı sivil sayısının en ez iki katıdır.
Böyle bir tabloda İran’daki teokratik diktatörlüğü insan hakları adına savunmak ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Yapılması gereken hem ABD ve İsrail hükümetlerini hem de İran hükümetini eleştirmektir, çifte standart uygulamamaktır.
***
İran’daki yönetim sadece İran için değil, Ortadoğu ve dünya için de bir tehdit oluşturmaktadır. İran’ın kendisine saldırmayan Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman ve Irak’a da saldırması, bu ülkelerdeki petrol ve doğalgaz tesislerini bombalaması, Hürmüz Boğazı’ndan geçen sivil gemileri batırması, boğazı bloke ederek dünyaya petrol ve doğalgaz ulaşımını engellemesi ve dünya ekonomisini sarsması, İran’daki yönetimin oluşturduğu tehdidin açık kanıtıdır.
Öte yandan, İran’dan Türkiye’ye doğru fırlatılan füzeler konusunda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, “İran böyle bir saldırıyla ilişkilerinin olmadığını söylüyor; tabii elde teknik veriler de var, biz bu beyanla gerçekler arasındaki zıtlığı kendileriyle konuşuyoruz” biçimindeki açıklaması da ciddiye alınmalıdır.
Bir yandan İran’a karşı savaşa girilmemesi, bir yandan da İran konusunda ihtiyatlı davranılması, teyakkuzda olunması ve İran’daki hükümete endeksli davranılmaması doğru bir çizgidir.
***
ABD Devlet Başkanı Donald Trump’ın, İran hükümetinin bölgedeki diğer ülkelere saldırması üzerine, “Kimse bunu beklemiyordu, hepimiz şok olduk” biçimindeki açıklaması ise ikna edici değildir.
Çünkü İran’ın öldürülen “dini lideri” Ali Hamaney savaş başlamadan önce, ABD’nin ve İsrail’in İran’a saldırması durumunda savaşın bölgeye yayılacağını ve bunun bölgesel bir savaş olacağını açıklamıştı.
Trump’ın buna rağmen savaşı başlatması, İran’daki yönetimin kısa sürede bertaraf edileceği varsayımına dayandıysa, bu varsayımın tartışmalı olduğu açıktır. Trump’ın böyle bir varsayıma dayanmadan bu savaşı başlattığı doğruysa, bu daha da vahim ve tehlikeli bir durumdur.
***
Türkiye’nin etrafının savaş alanına döndüğü bir ortamda, AKP hükümeti Türkiye’nin iç cephesini güçlendirmelidir, bunun ilk adımı olarak da ana muhalefet partisi CHP üzerindeki baskılara ve ülkeyi kutuplaştıracak uygulamalara son vermelidir.