Bugün Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamının 54. yılı. Türkiye’nin siyasi tarihi, mahkemeler olmadan yazılamaz! Ne yazık ki siyasi davalar bir yandan iktidar gücünün yozlaşmasına neden oldu bir yandan tam bir “beyin gücü mezbahasına” dönüştü.
Mahkemeler böylesi davalarda zaman zaman gerçeği bir cümleyle özetleyebiliyorlar.
Nâzım Hikmet’i yargılayan hâkim, büyük şair işlediği iddia edilen suça ilişkin delil olmadığını söyleyince şu yanıtı veriyor:
“Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz!”
Menderes’ler yargılanırken savunma haklarının kısıtlanmasını itiraz edince mahkeme başkanı şu karşılığı veriyor:
“Sizi buraya tıkan irade böyle istiyor!”
***
Deniz Gezmiş’lerin davası için de önce mahkeme ayarlandı, sonra yargılama başladı. İstanbul 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi böyle bir yargılamanın olamayacağı hükmünü açıkladı. 12 Mart cuntasının yargı mantığına göre iktidara karşı bildiri dağıtmaktan 6. Filo’ya karşı gösteri düzenlemeye kadar tüm hareketlerin “suçu” şuydu:
Anayasayı ortadan kaldırmak!
Bunun cezası da idamdı!
Denizler üç kişi idam edildi. Menderesler de üç kişi idam edilmişti. Karar Meclis’te oylanırken yer yer şu sesler yükseldi:
- Üçe üç... Üçe üç...
Daha yargılama başlarken Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un ayrı bir tutumla karşı karşıya kaldığını dönemin avukatları da yeri geldikçe vurgulamıştır. Deniz’lerin kitabını yazarken avukatlarından Halit Çelenk’le uzun bir söyleşi yapmıştım. Çelenk süreci macera ile korku-gerilim filmi arasında bir anlatımla aktarmıştı. Öyle ki idam kararına ilişkin dosya TBMM’de 30. sıradayken önergeyle 1. sıraya alındı.
12 Eylül 1980 darbesi sürecindeki yargılamaları Kenan Evren iki sözcükle tarif etti:
“Asmayalım da besleyelim mi?”
2010’lu yıllara ise yargıyı da kontrolüne geçirmiş, siyasete ortak olmuş FETÖ organizasyonundaki davalar damgasını vurgu. Burada da delil üretiminin yanı sıra çok farklı kesimlerin aynı dava çatısı altında birleştirilmesiyle herkese korku ve dehşet salma esastı!
Yukarıda sadece küçük kesitler verdiğimiz yargı merkezli süreçlerin her birinin ruhu ötekinden farklı. Ancak özünde şu var:
Hukuksuzluk!
Olağanüstü dönemlerin başlıca göstergesi hukukun rafa kaldırılması, kullanıma uygun bir yargı mekanizmasının oluşturulmasıdır.
***
Gelelim bugüne...
Ekrem İmamoğlu’nun kişiliğinde birleştirilen, binlerce sayfalı, yüzlerce sanıklı davalarla karşı karşıyayız!
İmamoğlu, iddianameye göre suç örgütünün başı olduğu için yargılanan herkesin işlediği suçtan o da sorumlu. Böylece hakkında istenen ceza 25 asır!
Daha iddianame hazırlanmadan iktidar medyası boy boy suçları yazmış, davalarla birlikte her şeyin ortaya döküleceğini iddia etmişti.
Yargılamalar başladı. 76 itirafçıdan kimin kimi neyle suçladığı, kimin ifadesini tam ya da yarım geri çektiği belli değil. Daha başlangıçta hukukçular şu saptamayı yapmıştı:
Yargılamayı tanık ifadelerine dayandırırsanız bir yere varamazsınız!
Gelinen noktada 700 yıl, 400 yıl hapsi istenenler serbest, üzerine atılı suçun toplum diliyle yatarı bile olmayanlar tutuklu. Başta 12 Eylül yargılamaları olmak üzere geçmişte suçu itiraf ettirmek için işkence vardı. Şimdi tanığa, hedefe konan kişinin suçlu olduğunu söyletmek için tutuklama işkencesi var!
Daha net ifade etmek gerekirse “eski” Türkiye’de gözaltındakine şöyle diyorlardı:
- Suçunu söyle!
Yeni Türkiye’de şöyle:
- Suçluyu söyle!
Beydeba şöyle diyor:
Hükümetlerin en kötüsü suçsuzu korkutandır!