18. yüzyılda Sanayi Devrimi’nin o ağır çarkları arasında doğan, 1886’da Şikago’da “8 saatlik çalışma hakkını alabilmek” uğruna can veren işçilerin mirasıdır 1 Mayıs. Coğrafya ve kültür farkı gözetmeden birçok ülkede kendi yolunu çizerek günümüze uzanan bu onurlu gelenek; emeğin, alın terinin ve “insanca yaşam” talebinin ortak sesi oldu.
Türkiye siyasi tarihi “sömürenler ve sömürülenler” penceresinden bakıldığında, bu onurlu geleneğin yolculuğunun keskin kırılmalarla dolu olduğu görülür.
1923 Devrimi, tebaadan yurttaşa geçişi sağlayarak emeğin hak arama bilincinin temelini atarken; 1961 Anayasası grev, toplu sözleşme ve sendikalaşma özgürlüğüyle bu bilinci anayasal güvenceye kavuşturdu.
1971 muhtırası ve özellikle 1980 darbesi, bu yükselişi bastıran “sermaye egemenliği” süreçleriydi. 24 Ocak kararlarıyla neoliberal modele zorla eklemlenen Türkiye’de sonraki anayasa değişiklikleri sınıfsal açıdan sermayenin önündeki engelleri kaldırma ve hakları budama operasyonuna dönüştü. 1977 kanlı 1 Mayıs’ından bugüne süren Taksim tartışmaları bu egemenlik savaşı ile emeğin direnişi arasındaki sembolik çatışmadır.
Tüm bu yaşanmışlıkların tecrübesinde, gün, baskı ve sömürüye karşı omuz omuza verip kitleselleşme günü olması gerekirken “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü” 2026’da yine, çeşitli örgütler, partiler ve sendikalar tarafından ayrı mekânlarda, ayrı zamanlarda kutlanma ayıbıyla, "küçük iktidar alanını koruma" çabasına kurban edildi…
Türkiye’deki sol-sosyalist ve emekçi hareketin en büyük yarasıydı bu: Parçalanmışlık!
Milyonlarca insan ekonomik krizin altında ezilirken, temsil yetkisi almış “emanetçilerin” egoları nedeniyle kitleselleşememek, tarihe "ortak irade eksikliği" olarak geçti…
Oysa “Hak verilmez alınır, kazananlar daima mücadele edenlerdir” gerçeğinde, onurlu işçi mücadelesine yakışır şekilde haksızlıklara omuz omuza karşı çıkılacaktı...
Atanmayan öğretmenin, tarlasını ekemeyen çiftçinin, aç emeklinin, ekonomik krizin altında ezilen milyonların, sebepsiz zindanlarda yatanların, işçilerin sendikal hakları aranacaktı...
Geleceğini yitirmiş, çıkış yolunu illegal örgüt, oluşum ve tarikatlarda arayan gençliğe umut olunacaktı... “Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen” kadınlarımıza sahip çıkılacaktı...
Bu kadim ülkenin toprağı, suyu, havası namerde kaptırılmayacaktı...
Emperyalizm, sömürüye karşı olanları korkutarak; kimlik, ideoloji, parti, örgüt, grup, mezhep ve din temelinde birbirlerine karşı düşmanlaştırarak, işbirlikçileri yanına çekerek kazanır. Sömürü ancak örgütlenme ve eğitim ile ortadan kaldırılabilir.
Atatürk’ün örgütlenme şemasına bakın: Kendiliğinden oluşmuş halk şûraları, kongreler ve bunların bir araya gelmesi sonucu oluşan halk meclisi! Kitle örgütlenmesinin yolu buydu. Halk şûraları içinde Türkçüler de dindar çevrelerin önde gelenleri de sosyalistler de vardı. Vatanın “namus” olduğunu kavrayanlar, her ilde, ilçede, köylerde bir araya geldiler ve ortak direnişin meşalesini yaktılar.
Sıcağı sıcağına yüzleşme ve özeleştiri alanı açmak adına kaleme alınmış bu yazı ile kişi veya hedef gözetmeden, ortadaki bu anlamsız bölünmüşlüğün deşifre edilmesi, yalnızca bu yılın değil, önümüzdeki sürecin (seçimler, sendika kongreleri vb.) tartışma zemininin şimdiden belirlenmesi amaçlanmıştır...
Durumu özetleyen o meşhur metaforla bitirelim: Cehennemde zebaniler her kazanın başında beklerken, bir kazan boş bırakılmış. Şaşıranlara yanıtları kısadır: "Onlar bizim mahallenin çocukları; içlerinden biri yukarı tırmandığında, aşağıdakiler hemen bacağından tutup onu tekrar kazanın dibine çekerler. Birbirlerini aşağı çekmekten, yukarı bakmaya vakitleri kalmaz."
METİN DEVRİM
YAZAR