ABD seçimleri küresel ekonomiyi nasıl etkiler?

09 Kasım 2016 Çarşamba

Brexit, ardından Kolombiya’da sekteye uğrayan barış anlaşması, peşpeşe şaşırtıcı seçim sonuçları, Yunanistan, Avusturya, Filipinler, Fransa ve Almanya’da... Herkesin sorduğu aslında tek bir soru var: Neler oluyor?
Dün ABD vatandaşları oy kullanmak üzere sandık başına gittiler. Dünya nüfusunun yüzde 96’sını oy kullanmayacağı ancak oy kullananlar kadar etkileneceği bir seçim bu. Hillary Clinton ya da Donald Trump... Ortalıkta dolaşan hava “Aman olur mu koca ABD’yi Trump mı yönetecek şimdi? İmkânsız” şeklindeydi son güne kadar. Ancak bir noktaya dikkat.
Haziran ayında İngiltere’deki Brexit referandumunda eğilim büyük ölçüde “AB üyeliğinin süreceği” yönündeydi. Keza Kolombiya’daki barış anlaşmasının oylanmasında da... Tam tersi çıktı. Dolayısıyla ABD seçimlerinde sürpriz olasılığını göz önünde bulundurmakta yarar var. Ancak kesin olan bir şey var, o da kim kazanırsa kazansın, Amerika halkının bu seçimlerden bölünmüş bir ülke ve bölünmüş bir hükümet ile çıkacağı... Kimin başkan olacağı ya da senatoda kimin çoğunluk sandalyelerine sahip olacağından bağımsız bir konu bu.
Sadece az sayıda konuda fikir birliği olacak. Örneğin herkesin hemfikir olduğu altyapı değişimleri için yasa çıkabilir ancak derin fikir ve politika ayrılıklarının yaşandığı trans-pasifik ortaklığı ya da mülteci reformu gibi konularda tıkanır. Buna karşın bütçe açığı ve borcu artar.

ABD neden Rus ruletini tercih etti?
İşin açıkçası Amerikan ekonomisi bugün çok kötü bir durumda değil. İşsizlik oranları dengede, enflasyon oranı yüzde 2’lerde, önündeki en büyük risk ise varlık fiyatlarındaki keskin gerileme. Ancak küresel ekonomi o kadar istikrarsız ve belirsizliklerle dolu ki eğer ABD ekonomisi sorun yaşamaya başlarsa, başta Avrupa ve Japonya olmak üzere birçok ülkede çok ciddi sonuçları olur bu durumun. Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, ilginç bir soru ortaya attı geçen hafta: Neden Amerika bu seçimlerde Rus ruleti oynamayı tercih etti? Akabinde ikinci bir soruyu daha yöneltti: Neden Cumhuriyetçi Parti kendi yöneticilerinin bile benimsemediği bir lideri aday olarak gösterdi?
Stiglitz bu sorularının yanıtına ekonomik açıdan yaklaştı. Birçok Amerikalı bugün 25 yıl öncesine kıyasla ekonomik açıdan daha kötü durumda. Çalışanların ortalama gelirleri 40 yıl öncesine kıyasla geriledi, ayrıca eğitimli olmayanların iş bulma şansı giderek azalıyor. Dolayısıyla Trump’ın, ekonomi rayından çıktı sözleri geniş yankı bulabiliyor. “Ancak Trump’ın hem teşhisi hem de sunduğu reçete yanlış” diyor Stiglitz ve ekliyor: “Son 60 yılda ABD ekonomisi 6 misli büyüdü. Ancak bu büyümenin meyveleri daha çok, aralarında Trump’ın da bulunduğu en zengin dilime gitti vergi kesintileri sayesinde ki Trump bunu daha da indireceğini vaat ediyor.” Stiglitz, “Trump ABD’nin tüm sorunlarını ticarete ve göçmenlere indirgiyor ancak bu doğru değil” diyor ve ekliyor: “Asıl sorun ABD’nin ticaret ajandasının büyük şirketlerin çıkarları doğrultusunda şekillendiği gerçeği. Amerikan halkı şu gerçeği gördü: ABD artık fırsatlar ülkesi değil ve her yeni kuşağın bir öncekinden daha iyi şartlarda olduğu gerçeği de artık geçerli değil. Ayrıca küresel finansal krizde bankaların yalnızca şirketleri kurtardığını, halkın borca ve işsizliğe terk edilmesine göz yumduğunu gördü. Bu yüzden alternatif olarak Trump’a sarıldı ancak onun politikaları işleri daha da açmaza götürecektir.
Stiglitz, tüm bunlardan iki önemli mesajın çıktığını ve bunu sadece ABD’li elitlerin ve siyasetçilerin değil, tüm ülkelerin politikacılarının dersler çıkarması gerektiğini vurguluyor:
1- Neoliberal politikalar son 40 yılda çok kötü yönetildi ve eşitsizliği çok daha arttırdı.
2- Ekonominin kurallarının, sade vatandaşın da bundan istifade edeceği şekilde yeniden yazılması gerekiyor.
Stiglitz, “ABD, AB ve diğer ülkelerde de bu gerçeği göz önünde bulundurmayan siyasetçiler büyük bir sorumluluğu da taşıyorlar. Evet, değişim bir risk barındırır elbet, ancak geldiğimiz noktada gerek ABD seçimleri gerekse diğer ülkelerdeki olası seçimler çok daha büyük riskleri bünyelerinde taşıyorlar: Bölünmüş toplumlar, zayıf ekonomiler ve baltalanmış demokrasiler.

Avrupa Birliği ve Kanada CETA’yı imzaladı. Peki ya Türkiye?
Avrupa Birliği (AB) ve Kanada arasında serbest ticareti düzenleyecek olan Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması (CETA) uzun süren tartışmalar sonunda geçen hafta sonu 30 Ekim’de imzalandı. Anlaşma, AB’nin bir G7 ülkesi ile imzaladığı ilk kapsamlı ticaret anlaşması olurken AB ile Gümrük Birliği anlaşması süren Türkiye bu durumdan nasıl etkilenecek?
Ne yazık ki tablo parlak değil. Anlaşmanın tarafları AB ve Kanada olsa da AB ile gümrük birliği bulunan Türkiye de CETA’dan etkilenecek.
Kanada’nın ürettiği ürünler AB üzerinden gümrüksüz bir şekilde Türkiye’ye girecek. Türkiye’de üretilen ürünler ise Kanada’nın gümrük vergilerine maruz kalmaya devam edecek. 2015 yılında Türkiye Kanada’ya 950 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirirken, Kanada’dan ithalat ise 1.1 milyar dolar oldu. Aslında bir yol var. O da Kanada’nın Türkiye ile bir serbest ticaret anlaşması imzalaması. Ancak şu ana kadar somut bir ilerleme sağlanabilmiş değil.
CETA şu açıdan da önemli: Aynı koşullar AB ile ABD arasında görüşmeleri süren Transatlantik Yatırım ve Ticaret Anlaşması (TTIP) için de geçerli olacak.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Kutsal aile mi? 2 Temmuz 2021
Altı aydır eylemdeler... 18 Haziran 2021