Yeni Türkiye'de Adalet ve İleri Demokrasi

14 Ocak 2012 Cumartesi

Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Genelkurmay Başkanı görev süresi bittikten ve emekli olduktan 1 yıl sonra tutuklandı. Tutuklama gerekçesi ise “terör örgütü kurmak ve yönetmek”, bir başka deyişle “terörist başı” olmak suçuydu.

Arkasından ülkenin ana muhalefet partisi lideri hakkında fezleke hazırlandı ve dokunulmazlığının kaldırılması talep edildi. Eleştiri olarak yorumlanabilecek ve benzerlerini daha önce belki de defalarca işittiğimiz sözlerden ötürü, hele hele bir ana muhalefet partisi lideri hakkında fezleke hazırlanması, son dönemde ifade özgürlükleri alanında yaşananlar ve gelinen süreç göz önüne alındığında, durumun tahammül sınırlarının aşıldığını göstermiyor mu? Bir ülkenin ana muhalefet partisi lideri bile bu yolla susturulmaya çalışılıyorsa, o ülkede kim konuşacak? Fezlekeyi savunan karşı cevaplar daha da ilginç; hakkında fezleke hazırlanan milletvekillerinden hiçbirinin dokunulmazlığı kaldırılmıyormuş, dolayısıyla aslında panik yapmaya gerek yokmuş. Rüşvetten, ihaleye fesat karıştırmaktan, hatta cinayet, gasp ve dolandırıcılık benzeri suçlardan milletvekilleri hakkında fezleke hazırlanıyor; fakat hiçbirinin dokunulmazlığı kaldırılmıyormuş… Bu yanlış ve çarpık değil midir? Yoksa doğru ve normal midir? Peki ya Kemal Kılıçdaroğlu’nun eleştiri ve ifade özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik hazırlanan fezlekeyi diğerleriyle bir tutmak?

Yaşananlar normal olarak değerlendirilebilir mi, bunlar gerçekten “olması gerekenler” mi? Tüm bunların demokratikleşme adımları olarak lanse edilmesi ne derece inandırıcı?

En olmadık olayların bile son yıllarda başarılı bir biçimde normalleştirildiği ülkemizde yaşayan bizler, bu son olup biteni de “normal” algılarımızın içine yerleştirebiliriz belki… Ancak Türkiye’de yaşananlar dünya basınında pek de olağan addedilmiyor olsa gerek ki geçen hafta içinde New York Times, Financial Times gibi birçok gazete, sayfalarında bize de yer verdi. Yabancı basın, İlker Başbuğ’un tutuklanmasını genel olarak “otoriter rejime düşüş” şeklinde yorumladı.

Arkasından, Türkiye’nin otoriter rejime kapıldığı görüşünün sıkça vurgulanmaya başladığı Batı medyasında bu kervana İngiliz ekonomi dergisi The Economist de katıldı. The Economist’in bağlı olduğu gruba ait Economist İstihbarat Birimi “Dünya Demokrasi Endeksi” araştırmasının dördüncüsünü yayımladı geçen hafta. Araştırmaya göre Türkiye 10 üzerinden aldığı 3.9’luk puanla “tam demokrasiler” ve “kusurlu demokrasiler” sınıflarını atlayarak “melez rejimler” kategorisine layık görüldü ve 167 ülke arasında 88. sırayı aldı. Melez rejimlerin bir altında ise “otoriter rejimler” sınıfı bulunuyor. Bu durumda melez rejimden ne anlamamız gerektiği açık: Demokrasi ile otoriter rejimin bir karışımı. Sıralamada bizim altımızda Filistin ve Pakistan yer alıyor. Ondan sonra da otoriter rejimler sınıfı başlıyor.

Bir başka deyişle otoriter rejim olmaya iki kalmış!

2012’nin ilk iki haftası içinde birbiri ardından sıralanan olaylar bu şekildeydi. Yeni yıla hızlı bir giriş yaptık; keşke hızlı ve güzel bir giriş yaptık diye başlayabilseydik…

Silahtan sigorta olursa…

2012’nin ilk günlerinde tanık olduğumuz bir başka ilginç olay da BDP Diyarbakır Milletvekili Leyla Zana’nın “Artık silahlı mücadele bir noktaya geldi. Ben silahların bırakılmasını asla tartışmıyorum. O Kürtlerin sigortasıdır. Bu sorun var olduğu müddetçe o silahlar Kürtlerin güvencesidir” şeklinde yaptığı açıklaması ve BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın Zana’ya bu sözleriyle ilgili destek vermesiydi.

Toplumu temsil etmekle, millet yönetimine ortak olmakla yükümlü bir kimsenin sebebi her ne olursa olsun silahı, herhangi bir kimse, bir örgüt ya da bir hareket için sigorta olarak görmesi olağan ya da kabul edilebilir değildir. Hele ki otuz yıldır susmak bilmeyen, sivil, asker, çocuk, genç, yaşlı demeden binlerce insanın kanıyla hükümlüyse o silahlar…

Silahla sigorta, silahla güvenlik olmaz. Silahın sağladığını sandığımız sigorta geçici ve koca bir yanılsamadan ibarettir. Bireysel veya toplumsal güven ortamının sağlanması ve bu ortamın sürdürülebilir olması ancak ve sadece silahların tamamen susup yerine uzlaşmacı, akılcı, mantıklı insan seslerinin geçmesiyle sağlanabilir.

“Bu sorun var olduğu müddetçe o silahlar Kürtlerin güvencesidir” diyen Zana aslında yanılıyor; o silahlar var olduğu ve masum insanların canını almaya devam ettiği ve sigorta olarak görüldüğü müddetçe bu sorun var olur.

[email protected]


Yazarın Son Yazıları

IŞİD 13 Eylül 2014
Çankaya’da Sitemli Veda 23 Ağustos 2014
10 Numara Bomba 2 Ağustos 2014
Eski Dostlar 26 Temmuz 2014
Alevileri Gören Var mı? 19 Temmuz 2014
IŞİD ve Türkiye 14 Haziran 2014