Sezgin Tanrıkulu

Sezgin Tanrıkulu yazdı: Dertleri kendileri değil, ülkeleri

03 Ocak 2017 Salı

Cumhuriyet gazetesinin değerli üyeleri, hukuksuzluğun 65. gününü yaşıyorlar. 1 Ocak 2017 sabahı onları ve demir parmaklıklar ardındaki diğer yazar, çizer ve düşünce insanlarını ziyaret için Silivri Cezaevi’nin yolunu tuttum. Yılbaşı gecesi sabaha karşı İstanbul’daki Reina katliamını öğrenmiş olmanın acısıyla... Geçen yıl bu zamanlar, yani 1 Ocak 2016 tarihinde yine Silivri Cezaevi yoluna düşmüştüm. Avukatlığım döneminden, tutuklular için yeni yılın ilk günündeki ziyaretlerin ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Öte yandan, günümüzde, hapishane ziyaretlerini gerçekleştirebilmek hiç de kolay değil. Milletvekilleri için de bu ziyaretleri gerçekleştirmek Adalet Bakanlığı’ndan özel izin almayı gerektiriyor. Bakan, özel izni bizzat veriyor. İzin alabilmişken, hapishanedekileri de yılın ilk günü ziyaretçisiz bırakmak istemedim. Silivri yolunda, kar yağıyordu. Beyaz, temiz, güzel bir örtü gibi her şeyin üzerini kaplayan bir yağış vardı. Yolda, 2017’nin, Türkiye için bu kar gibi bembeyaz bir sayfa açabilmesini diledim. Tüm karanlığın, pisliğin, adaletsizliklerin üzerine, kar yağmışçasına bir temizliğin serpilebilmesini... Ancak, yeni yılın yaklaştığı günlerde, kutlamalara karşı yapılan, şiddet çağrısı, nefret söylemi dolu protestolar, konuşmalar, yazılar da geldi aklıma. Hepsine sonsuz bir serbestlik tanınmış; hatta resmen arka çıkılmıştı. Saldırıları azmettirecek fikri zemin çoktan örülmüştü. Ve ben de tek suçu düşünmek olan, terör örgütlerinin tehditlerine karşı uyarıda bulunan yazılar yazan, haberler yapan hapisteki insanları ziyarete gidiyordum.

MAHALLİ’YE 6 KİŞİ

Silivri’dekiler, tıpkı diğer yerdekiler gibi, sabah 08.00’de sayım nedeniyle uyanıyorlar. Kötü haber tez yayılmış; İstanbul’daki saldırıdan herkesin haberi olmuştu. İşin trajik yönü, demir parmaklıkların ardına hapsedilen yazar-çizer ve gazetecilerin hepsinin ortak derdi Türkiye; kendileri değil, tutuklulukları değil, haklarında bir dava bile açılmadan hapsedilmeleri değil. Hepsinin ortak temennisi, Türkiye’nin içine düştüğü, girdiği, itildiği bu girdaptan çıkması. Güvenlik ve istihbarat birimleri, bu düşünce insanlarının yazılarına, yorumlarına, mesajlarına incelemeye ayırdığı zamanı, terör örgütlerine ayırsa, bu saldırıların çoğu gerçekleşir miydi? Bana kalırsa gerçekleşmezdi... Silivri ziyaretimden önce, gazeteci Hüsnü Mahalli’yi ziyaret etmiştim. Mahalli’nin hastane odasının kapısında ve odasında dört asker, bir komutan ve bir de gardiyan vardı. Tam 6 güvenlik görevlisi hastanede nöbet tutuyor. Yazıyla, düşünceyle yaşayan insanların başında böyle nöbet tutulacağına, potansiyel saldırganların peşine düşülseydi, bu kadar güvenlik yoksulu mu olurduk?

VOLTA İLE BEKLEMEK...

Ahmet Şık’ın 2011’deki tutukluluğu ile aktardığı bir “tecrübesi” vardı: “Volta atarken, karşıdan karşıya düz bir çizgi ile yürümeyeceksin. Öyle yaparsan, topuklarını zedelersin; dolaşarak, zigzaglar çizerek yürüyeceksin ki, kendini sakatlama... ” 12x16 adım genişliğindeki bekleme odasında, bir tutuklu ile görüşmemiz bitip diğeri gelirken bu tarz volta atmayı kendim de tecrübe ettim. Her görüşme arası 15-20 dakikalık bekleme süresi var. Mesai saati sona erdiğinde görüş de sonlanıyor. Bu nedenle, 6-7 kişi ile ne yazık ki görüşemedim. Umarım, bir sonraki ziyarete kadar serbest kalmış olurlar. İyi bir haber: Tutuklu düşünce insanlarımız, kendileri için hayat demek olan kitaplarına artık kavuşabiliyor. Dışarıdan yollanan kitaplara erişemiyorlar fakat kendilerinin verdiği listelerdeki kitapları, onlardan tahsil edilen para ile ısmarlama yoluyla temin edebiliyorlar... Cezaevinde tek dertleri ülkeleri ve kitap temin edebilmek olan bu kadar iyi insanı hapsetmek gerçekten bir “üst aklın” işi olsa gerek. Ülkeye zarar vermek isteyen bir “üst aklın”.

Bu muazzam adaletsizliğin ateşine odun atmak için yarışan da, bilfiil yargının kendisi oldu. Birbirine eklemlenen bir hukuksuzluk zinciridir gidiyor. Tarih bunları hep yazacak. Tabii, daha önce böyle hukuksuzluklara imza atanların kendileri bugün ya hapiste, ya kaçak... İlginç tanıklığım ise bir devlet görevlisine ilişkin olandı... 40 yılı aşkın süredir, 17 yaşından beri devlet hizmetinde olduğunu söyleyen, sağcı- milliyetçi çizgideki bu kişi, kendini korkunç bir gadre uğramış gibi hissettiğini dile getirdi. Bugünün devlet erkânının da, Türkçenin özlü sözü “ne oldum değil, ne olacağım”ın önemini kavraması, adaletsizliklere imza atmadan önce bu sözler üzerine çok düşünmesi lazım.

AHMET TÜRK’E BİR ŞEY OLU RSA ...

Ahmet Türk uzun yıllardır yakından tanıdığım bir siyasetçi. 6 dönem milletvekilliği yaptı. Milletvekili olmadığı dönemleri cezaevinde geçirdi. Ahmet Türk hayatı boyunca kendisi için ‘hastayım, mağdurum’ demez. İçeride hayatı tehlikede olsa bile kendisinden bir talep gelmez. Ben söylemek durumundayım. Türk’ün sağlığı içeride kalamayacak kadar ciddi riskler taşıyor. Türk’e bir şey olursa, sorumlusu bu haykırışlarımızı dikkate almayanlar olur.



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları