‘Gardırop Atatürkçüsü’

10 Temmuz 2021 Cumartesi

“Gardırop Atatürkçüsü” kavramı, algısının en yaygın ve güçlü karşılığını, 12 Eylül darbesi döneminde yakalamıştı. Elbette askeri darbe gücü ile toplumun her kesiminin silindir gibi ezildiği süreçte, Evren başkanlığındaki dörtlü çeteye dönük gerçek karşılığını dillendirebilmek yürek istiyor, bedeli de fazlası ile ödeniyordu. Ölümlü infazlar, işkenceler, haklarını kullanabilme örgütlülüğünü koruyan çoğunluğun silindir gibi üzerinden geçilmesine ilişkin gerçekleri, rakamlarla özetlemek gerçek boyutlarını anlama, algılamayı da eksilttiğinden nokta koyalım. 

Toplumlar için en büyük yanılgı kaba gücünün, can yakmanın çok görünür, acılı yaşandığı askeri darbeleri unutmamakla yetinmedir. Yaşamın acı gerçeği; birbirlerine eklemlenmiş sivil darbelerle sürekliliğin kazanılıyor olmasının çarpan etkilerinin; atlanması, en azından hafife alınması, algılanabilir olamaması değil midir?

12 Eylül döneminde Nadir Nadi’nin, “Ben Atatürkçü değilim” çıkışını anımsıyor musunuz? Yeni kuşaklar bilmiyor bile olabilirler.. Korkular, kaygıların galebe çalması, acıları geçişlerle atlatabilme düşlerinin düş kırıklıklarına dönüşmesi zorlu bir zaman sürecidir. Türk-İş’in ağızlarına baktıkları Amerikan sendikacılığının tek kutuplu dünya adına tuzak kampanyası ile, “Sizi DİSK’ten kurtaracağız. Türkiye’nin geleceğinde tek güçlü konfederasyon olarak kalmanızı, yanınızda durarak sağlayacağız..” vaatleri ile uyuttuğu günlerin ne yazık ki göbeğinde, Türk-İş’e bağlı Gazeteciler Sendikası’nın eğitim sekreteri olarak içinde çalışmış olarak çok fazla ayrıntının tanığıyım.

Sendikacılıkta aynı çatılar altında örgütlenme yaptıkları arkadaşlarının DİSK yönetimi içinde, işkence altında çok bedel ödemelerinden bire bir sevindiklerini söylemek haksızlık. Çoğu bağırlarına taş basarak, korkularını yenmek, başlarını kurtarmak adına Evren yönetimine genel sekreterlerini bakan olarak vermek gibi bir gafletin içine bile düşmüşlerdi. Uzatmadan Dünya ve Avrupa sendikacılık örgütleri yapılanlara isyan edip Türk-İş’in üyeliğini askıya almak gibi bir cezalama yöntemini seçmek zorunda kalmışlardı.

Sözün özü dünya denge değişimleri, evrensel oyun yöntemlerinin çeşitlenmesinde Amerikan emperyalizmi adına bile DİSK’in yeniden gücü eritilmiş olarak açılmasını bile savunmak taktik gereği zorunlu olmuştu. Paraşütle MESS, TİSK’ten 12 Eylül cunta yönetiminin danışmanlığına, 24 Ocak Kararları’nın projelendirilmesine yükseltilen Özal’ın, yeniden liberal demokrat bir kahraman olarak parti başkanı seçilmesi, yetmez devam eden süreçlerde Cumhurbaşkanı olması, sivil darbelerin birbirlerine eklemlenmeleri süreçlerinin eseri..

***

Benim için kişisel çok anlamlı bir dersi Amerika’da bir medya şirketinin sunumu içinde dinlemiştim. Parti başkanı olarak seçilirken, 12 Eylül askeri darbesi içindeki doğrudan rolleri karartılan Özal’ın, eski işlev görevlerini tamamlaması sonrası kademeli pasifleştirilmesinde; Amerikan Meclisi’nin, para kotalarının nasıl kullanıldığını da çok çıplak gerekçeli açıklamışlardı. Avrupalı sendikacı dostlarını daha fazla üzmeme kararı verilmiş, Özal’ın Amerika’dan istediği tekstil kotalarının verilmemesi kararının gerekçeleri ayrıntıları ile anlatılmıştı.. DİSK’in taban gücü elinden alınmış arada bütün işçi sınıfı adına çok ağır yasakların geldiği 12 Eylül Anayasası, ardından gelen iğne oyası gibi işlenmiş daha da ağır yasaklı yasalarla, sınıfın elleri kolları bağlanmış olarak Türkiye’ye yeni bir don biçildiği gerçeği ortaya çıkmıştı.

***

Sizlere tarihten yaprakları boşuna sunmadım. Başkan Erdoğan’ın önceki günkü partisinin toplantısında yapmış olduğu konuşma metninden esinlendim. Bir dizi benzer çağrışımlara heveslenilmişti.. Saray yönetiminin ayrıcalıkları, karizmatik liderin gücünü erozyona uğratırken, seçmen aklının oya dönüşümünü durdurmaya yönelik hamlelerde akıl, mantık oyunlarında sınırlar konulamazdı.. Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun Saray’ın halkın içinde yokluklarda dibe çekiliş yaşanırken, Saray’ın sınırsız harcamalarından vazgeçmeme eleştirilerine verdiği yanıtta, Atatürk’ün adının geçirilişini anımsatmak istedim..

Atatürk’ün kimliğine doğrudan dil uzatma yok. Ses tonu ile, kafa karıştırılacak seçmene dönük küçücük, ince bir dokunuş var. Dünyanın çok değiştiği günümüz sürecinde, sözde Kılıçdaroğlu’nu gardırop Atatürkçüsü özentisi içinde gösterebilme çabasında, Atatürk döneminin yaşam tarzının tarihe gömüldüğü, günümüz koşullarında başkanlığın kendi yaptığı koşullarda yürütülmesinin zorunluluk olduğu imajına geçiş yapma, seçmeni inandırma adına, stratejik bir çıkış gibi seçilmişti.

Yerseniz, yersek. Dünyada ancak askeri, sivili hiç fark etmez, diktatörlükler için geçerli, Atatürk’ün adının gardırop Atatürkçülüğü adına kullanılmasının gerçek sahipliğinde, seçmeni kandırmaya heveslenmiş gibiydi. Nadir Nadi boşuna mı, dörtlü cunta döneminde yapılanların hepsine isyan ederken “Ben Atatürkçü değilim” demişti?


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları