‘Erdoğan tarikat cemaat takmaz!’

29 Mayıs 2015 Cuma

RİZELİLER BULUŞMASI

(Soldan) RP İstanbul Milletvekili Mustafa Baş (Rizeli), eski Gümrük ve Tekel Bakanı Tuncay Mataracı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan (Rizeli), Rize Valisi Erol Uğurlu, Rize Belediye Başkanı Şevki Yılmaz, eski Beyoğlu Belediye Başkanı Nusret Bayraktar (Rizeli) bir yemekte birlikte...

Recep Tayyip Erdoğan, siyasi hayatı boyunca pek çok engelle karşılaştı, zorluklar yaşadı, badireler atlattı.

Bunlar arasında politik kariyerinin nispeten erken aşamalarında vuku bulmuş biri de parlamenter siyasetin ilk kez eşiğine geldiği, Meclis’ten içeriye tam adımını atacakken ayağına takılan çelmeydi.

Ve o çelmede, muhtemel bir tarikat hamlesi vardı!..

Tarikat parmağı

Erdoğan 1991 genel seçimlerinde Refah Partisi, Islahatçı Demokrasi Partisi ve Milliyetçi Çalışma Partisi’nin seçim ittifakından İstanbul 6. Bölge’de ilk sıradan milletvekili adayı oldu. Kazandı... Ve kaybetti!..

Evet, kazandı, sonra da kaybetti. Çünkü, mazbatasını da aldığı halde tercihli oy sistemi nedeniyle parti içinde tartışmalar baş göstermişti. Erdoğan sandıktan çıkmış olsa da parti teşkilatı içinde tercih oylarıyla onu geçmiş arkadaşı Mustafa Baş, Yüksek Seçim Kurulu’na yapılan itiraz ve Kurul’un da bunu kabul etmesi üzerine milletvekili oldu. Erdoğan’ın 11 gün taşıdığı mazbatası iptal edildi.

Tercih oylarının böyle çıkmasının altında “tarikat parmağı” olduğu, bugün hâlâ dillendirilen ve tartışılan bir konu. Burada, dönemin önde gelen iki Nakşibendi çevresi ile bağlantılı, fakat birbiriyle ihtilaflı iddialar var.

Çarşaf - pardösü

Bir iddia, Ruşen Çakır ve Fehmi Çalmuk’un Erdoğan’ın erken dönem (AKP iktidarı öncesi) kültürel, ideolojik ve politik biyografisini etraflıca sundukları kitaplarında da (“Recep Tayyip Erdoğan-Bir Dönüşüm Öyküsü”, 2001, s. 56) yer aldığı üzere, ‘İsmail Ağa’yı işaret eder. Buna göre İsmail Ağa ve İskenderpaşa Nakşi cemaatlerinin kadın müntesipleri arasında “tesettür ölçüsü” noktasında bir tartışma yaşanmaktaydı. İsmail Ağa çevresi, kadının çarşaf giymesinde ısrarlıydı. İskenderpaşa çevresi ise pardösüyü yeterli görüyordu.

Milletvekili olma sürecinde parti- içi rakip olmuş iki isimden birinin eşi (Emine Erdoğan) pardösü giyerken, Mustafa Baş’ın eşi çarşaflıydı. Bundan dolayı da İsmail Ağa Cemaati’ne bağlı kadınlar kapı kapı dolaşarak Mustafa Baş için tercih yapılmasını istemişlerdi. Sonuçta da tercih oyları Baş’tan yana ağırlık kazanmıştı.

Buna karşılık tam aksi istikamette, tercih oylarının şekillenmesinde Erdoğan’a karşı İskenderpaşa çevresinin çalıştığına dair, kolay kolay hiçe sayılamayacak iddialar da var. Buna göre, söz konusu süreçte Mustafa Baş’a aktif destek verip onun arkasında duran, aslında İskenderpaşa çevresi idi. Bunu ileri sürenlere yukarıda aktarılan “İsmail Ağa dahli”ne ilişkin argümanı hatırlattığımızda, “İsmail Ağa’nın kadınları kapı kapı dolaşamazlar, bir!.. Dolaşsalar bile etkileyemezler, kimse onları dinlemez, iki...” cevabını aldık.

Bunları ileri süren kişi, söz konusu sürecin o dönemde de, sonrasında da içinde olduğunu ve o zaman İskenderpaşa Cemaati’nin “Abi” denilebilecek isimlerinden birinin kendisine bizzat, “Ben, ‘İskenderpaşa’ adına onun aleyhinde çalıştım. Mustafa’nın [Baş] kazanması, Tayyip’in [Erdoğan] kaybetmesi yolunda kampanya yürüttüm” dediğini söylüyor.

“Tarikatları ciddiye almaz”

Hangi iddia geçerli olursa olsun, her ikisinin de ortak paydasında yer alan unsur, Tayyip Erdoğan’ın 1990’ların başında söz konusu olabilecek parlamenter kariyerinin 2000’lerin başına tehirinde Nakşilik içerisinden “kısmi” bir inisiyatifin söz konusu olması…

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz demişler! Tabii ki sonuçta “tarikat”, o dönemde Erdoğan’ın siyasi yükselişinde bir çelme taktı mı takmadı mı, taktıysa da bu gerçekte ne kadar etkili ve belirleyici oldu, bilinmez. Ancak belki biraz böyle bir ihtimalin sonucu olarak bugün de Erdoğan’ın ne tarikat, ne de cemaat taktığını düşünmek mümkün!..

Bunu düşünebilme yolunda biraz desteğe mi ihtiyaç var? Buyurun o zaman, İslami camianın içinden, Erdoğan’ı da hayatının en erken dönemlerinden itibaren tanıyan bir bilgi ve tecrübe abidesinin sözlerine kulak verelim:

“Tayyip Bey, hiçbir tarikatı-cemaati takmaz. Hiçbirini kaale almaz. Ama bunu karşı taraf bilmez.

Çünkü o da dini onlar kadar bilir. Erbakan Hoca öyle değildi. Onun dini bilgisi bu ölçüde yoktu. O, mühendisti. Tayyip Bey gibi İmam-Hatip okumadı. İstanbul Erkek Lisesi mezunu, İTÜ’de okumuş, Almanya’da doktora yapmış biri o.

Dolayısıyla Tayyip Bey, esas itibarıyla tarikatları ciddiye almaz. İhtiyaçlarını karşılar, o kadar. Ondan öteye gitmez. Ha, eğer onlar bununla yetinmez, ona karşı daha da ileri giderlerse, onlara da ‘Paralelciler’ gibi tepki gösterir. Yetmiyor mu verdiğimiz der.”

‘Kırmızı Kitap’

Tam bu noktada yazı dizimizin başlangıcında söylediklerimize tekrar dönerek bir “çevrim”i tamamlamış, dolayısıyla da finale yaklaşmış oluyoruz. Şu “korku” meselesine geri döndük yani...

Tarikat ve cemaat oluşumları, bir yandan kendileriyle aynı “kültürel lehçe”ye sahip, hatta o “lehçe”yi kendilerinden de etkin ve yetkin hayata geçiren; bu arada istediklerini karşılayan, ama ileri gittiklerinde de gözlerinin yaşına bakmayacak; hem Türkiye sathında, hem de İslami kesim içinde alabildiğine mütehakkim bir liderle karşı karşıyalar.

Kendi durumları da başka bir “Cemaat”e ibretle bakıldığında hayli kırılgan... Daha önce sözlerine yer verdiğimiz ve “Gülen Cemaati’ne bunu yapan, bize ne yapmaz” kaygısının varlığından söz eden bilgi kaynağımız, şunları da eklemişti:

“Mesela ‘Kırmızı Kitap’ta o kadar yuvarlak ifadeler kullanılmış ki!.. ‘İllegal örgütler’ diyor. Bu tanımlamanın içine kim girmez ki?! Herkes girebilir. Cemaat faaliyetleri çoğu durumda resmi olmaktan çok fiili, ihtiyari gerçekleşen faaliyetler...”

Dolayısıyla da tüm tarikat- cemaat oluşumlarının “had” (sınırlarını) bilmekte çok dikkatli olmaları gerekiyor!..

Tabii madalyonun bir de öbür yüzüne bakmayı önerenler de var. “Tayyip Erdoğan bir sigortadır” diyerek. “Eğer o olmasa, iş tarikat-cemaatlere kalsa, bugün geldikleri nokta da düşünüldüğünde Türkiye’yi duman ederler” diye de ekleyerek...

‘Meşihat’ makamı oldu

Hiç kuşkusuz “sigorta olmak”, diğer taraftan vazgeçilmezliği de getiren bir pozisyon. Bu, Tayyip Erdoğan’ın genelde Türkiye siyasetinde değil, ama İslami camia içinde de rakipsizliğinin tescili anlamına geliyor. Böyle olduğu takdirde de araştırmayı yürütürken dikkatime sunulmuş iki nokta, ilginç bir bütünlük kazanıyor.

Biri şu: Süleyman Demirel’e bir grup sağ siyasetçi gitmiş ve demişler ki “Şu Tayyip Erdoğan’a karşı bize birini bul!” Demirel’in cevabı hem manidar, hem fantastik: “Bu, var olduğu sürece hiçbir şeye girmeyin, bulaşmayın!..”

Demirel’in Türkiye siyasetinin Erdoğan’a kilitlenmişliğini kendine has, hoş üslûbuyla gayet veciz ifade ettiği bu sözleri bir ileri aşamaya taşıyacak nitelikte, İslami camia içindeki duruma yönelik de şu tespiti yapıyor görüştüğümüz bir kişi:

“Erdoğan var olduğu sürece tarikat ve cemaatlerin Türkiye siyasetinde bir etki gücü yoktur.”

Ve bunu tamamlayıcı mahiyette, tabii bir “fiili” durumu daha çarpıcı tanımlamak adına, ekliyor:

“O, ‘meşihat makamı’ artık!..”

“Meşihat”, şeyhlik, şeyhülislamlık makamı anlamına gelen bir sözcük... Ve bunun Türkiye Cumhurbaşkanı için, tabii ki bir kinaye olarak kullanımı tek kişi ile de sınırlı değil. Görüşlerine başvurduğumuz ve Türkiye’nin önde gelen Nakşi kollarından birine mensubiyeti olan bir başkası da bu ülkede artık en büyük cemaatin AKP, hatta ondan öte Erdoğan olduğunu söylüyor.

“Artık cemaate de, tarikata da ihtiyaç kalmadı ki, kendisi ‘cemaat’ haline geldi, bir şeyh dedirtmediği kaldı kendine” diye de ekleyerek...

Tek tarikat Erdoğan!

Toparlayalım!..

Gezi Parkı süreci ve sonrasında kendini gösteren, ama özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimine giden yolda “iktidar ve muktedir” durumunu topluca ifade etme yolunda kullandığım bir yazı başlığı vardı. “Tek parti-tek devlet-tek adam: Erdoğan” demiştim.

7 Haziran seçimlerine giderken bazı tarikat ve cemaat örgütlenmelerinin Türkiye’deki durumuna ilişkin bu çevrelerin içinden ya da onlarla içli-dışlı isimlerle görüşerek hazırladığımız bu mütevazı çalışmanın sonucunda görebildiğimiz o ki bu başlığı biraz daha geliştirmek gerekiyor.

Onu yaparak noktayı koyalım!..

Recep Tayyip Erdoğan, iki nokta üst üste: Hem tarikat, hem cemaat... Tek tarikat, tek cemaat.

 

‘Numan, Saadet’te olsa barajı zorlardı!’

Tayyip Erdoğan’ın siyasi yetkinliği ve liderlik becerisi üzerine bazı ilginç notlar da düşüldü görüştüğümüz kişiler tarafından... Onları da kaydedelim:

“Erdoğan çok akıllıdır ve kendisine rakip olabilecek herkesi bir şekilde kendisine çekme, dolayısıyla kontrol altına almayı başarmıştır. Mesela Numan Kurtulmuş bugün Saadet Partisi’nin başında olsaydı, bu kadar yolsuzluk iddialarının ortalıkta kol gezdiği iklimde barajı zorlardı.”

“Tayyip Bey, kendisi fikir falan üretemez, ama işin uzmanını, fikir üretenini dinler ve o uzmandan çok daha iyi anlatır herkese... İşin sırrı burada.”

1975’te bu başbakan olur dediler!

“Tayyip [Erdoğan] 1975’te geldi MSP Beyoğlu İlçe Teşkilatı’na... ‘Beyoğlu İlçe’de o zaman Mustafa Aydıner vardı. Eczacı... Kardeşi Attila Aydıner şu anda Bayrampaşa Belediye Başkanı. Tayyip’in Beyoğlu İlçe Gençlik Kolları Başkanlığı’na adaylığı söz konusu oldu, ama buna pek çok da itiraz geldi. Parti’ye yeni girdiği için... O zaman Mustafa Bey dedi ki ‘Ya, yapmayın çocuklar!.. Bu, ileride başbakan olacak’. Böyle savundu Tayyip’i...”

Kozmetik Müslümanlık

‘Tüketen topluma Müslüman’ın entegrasyonu söz konusu. Ben başörtüsüyle gidebiliyorum artık her yere diyor... Ama sen başörtüsü için mücadele verdiğin zamanlarda dudağında ruj yoktu!..’

Türkiye’nin Nakşıbendi kollarından birinin İstanbul’da vakıf olarak işlerlikte olan ve hizmet veren mekânlarından birinde adının açıklanmasını istemeyen bir cemaat mensubuyla hâlihazırda Türkiye Müslümanlığının içinde bulunduğu durumu konuştuk. Kendisi AKP döneminde dinin görünürlüğünde artış olmakla birlikte aslında “ağırlık kaybı”na uğradığını da düşündürecek mahiyette oldukça çarpıcı sözler sarf etti. Onu dinlediğinizde “seküler” zeminde alabildiğine yaygınlaşan, ama aynı ölçüde de “hafifleyen” bir dindarlık söz konusu diye düşünüyorsunuz. Sözü ona bırakalım:

“Tüketen topluma Müslüman’ın entegrasyonu söz konusu. Ben başörtüsüyle gidebiliyorum artık her yere diyor... Ama sen başörtüsü için mücadele verdiğin zamanlarda dudağında ruj yoktu!..

Yani kozmetiğe boğuldular. Bir ‘kozmetik Müslümanlık’ söz konusu... Mesela bir Müslüman kadın için namaz mı önce gelir, tesettür mü? Hiç kuşkusuz namaz önce gelir. Ama tesettürlülerin yüzde 80-90’ı namaz kılmıyor. Ben ne anladım bu işten?!

Kısacası tüketim kölesi haline geldik. Böyle bir tüketim, İslâm’la ne kadar bağdaşırsa bunlar o kadar Müslüman...

O yüzden de yüzde 50 gibi görünen İslâmi kesim, samimi konuşmak gerekirse yüzde 2,5’tur.”


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları