Topun ağzındaydılar topun başına geçtiler

23 Mayıs 2015 Cumartesi


Necmettin Erbakan başbakanken 1997 Ramazan’ında köşkte 50 civarında tarikat ve cemaat önderine iftar yemeği verdi. Bu inisiyatif, “28 Şubat”ın en önde gelen gerekçesi olmuştur.

O dönemde geniş bir kesimin laik Cumhuriyet’in temellerini sarsmak, altını oymak olarak değerlendirdiği, Erbakan ve partisi açısından da “Son Yemek” denilebilecek o tabloda önemli bir eksik dikkat çeker.

Sofrada Fethullah Gülen yoktur. Davet edilmiş, ama katılmamıştır.

Bu ayrıntı bize Erbakan-Gülen ilişkisine dair bir ipucu verir.

Tıpkı çok değil, bundan üç yıl önce 2012 Türkçe Olimpiyatları’nda “Cemaat”e yakın ya da sempati duyan on binlerce insanın önünde kapanış konuşması yapıp “Hocaefendi”ye iltifat yağdıran Tayyip Erdoğan’ın sergilediği görüntünün de onunla Gülen arasında 2002’den itibaren mevcut ilişkinin seyrine dair ipucu vermesi gibi...

‘Hısımlık’ ilişkisi

Erbakan’la Gülen arasındaki ilişki sessiz ve derinden, görünürde bir nezaket çerçevesinin korunduğu, ama esas itibarıyla bir “hasımlık” ilişkisiydi. Özellikle İslami perspektiften Türkiye ve dünyaya bakış noktasında...

Erdoğan’la Gülen, daha doğrusu her ikisinin de lideri olduğu oluşumlar arasındaki ilişki ise yukarıda kaydedilen örnekten de anlaşılacağı üzere epey bir süre “hısımlık” ilişkisidir.

RP liderinin davetine Gülen icabet etmemişken AKP çevreleri kâh davetli, kâh ziyaretçi olarak Gülen’in ayağına akın akın gitmiştir. Daha dün Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın eski bir Pensilvanya ziyaretine ilişkin haber bu gazetenin baş sayfasındaydı.

Erbakan ve Erdoğan’ın Gülen’le ilişkileri arasındaki farkı, 2000’ler Türkiye’sinde İslâmimuhafazakâr kesimde kendisini gösteren değişimlerle bağlantılı olarak açıklamak mümkündür.

 

‘Muhacir’in yükselişi

AKP ile “Cemaat”in yolları Türkiye’de İslâmi hareketin ekonomik, politik ve ideolojik dönüşümüne bağlı olarak kesişti. “Simbiyotik” denilebilecek bir ilişki içerisinde her iki kesim de birbirinden beslenerek güçlendi. Bu süreci izlerken ihmal edilmemesi gereken diğer tarihsel dinamik, “Fethullah Hoca”nın yükselişiyle “Necmettin Hoca”nın düşüşünün paralelliğidir.

Erbakan, 1970’lerde Türkiye’nin kapitalistleşme sürecinin tehdit ettiği taşra esnafı ve küçük üreticinin mutaassıp tepkisini temsilen sahneye çıkmıştı. Ancak öncülüğünü yaptığı hareket, İran Devrimi’nin tüm dünyada yarattığı “siyasal İslâm” atmosferinin itici gücü eşliğinde, 1980’lerin sonu ve 90’ların ilk yarısında kent yoksullarının ekonomik, toplumsal ve kültürel hoşnutsuzluklarından kaynaklanan tepki enerjisiyle “altın çağ”ını yaşadı.

Erbakan Batı kapitalizmine karşıydı. “Batıl düzen” olarak tanımladığı bu sistem karşısında İslami kaynaklardan türettiği “Milli Görüş” ve “Adil Düzen” retoriğini öne çıkartmıştır. Sosyalizmin yerinde radikal İslâmcılığın kapitalist düzene yeni tehdit olarak algılandığı bir dünyada Erbakan’ın bu çizgisi, barındırdığı riskler itibarıyla toleransa elverişli değildi. Bunun sonucu olarak “28 Şubat” (1997) sürecinde Necmettin Hoca’yı “toparladılar” denilebilir.

 

Bambaşka sulardaydı...

Fethullah Hoca ise bunlar olurken bambaşka sularda yüzmekteydi. Erbakan’ın siyasetin hayhuyu içinde olduğu günlerde o, daha çok “kültürel” plânda etkinlik sergiledi. Erbakan’ın siyasal İslâm çizgisi karşısında onunkisi esas itibarıyla bir “kültürel” İslâm hareketi olarak değerlendirilebilir. Daha önemlisi, rejime muhalefetten ziyade “muhabbet” sergileyen, hatta “Kemalizm”le barışık yaklaşımlar içinde olmuştur.

Ancak “28 Şubat”çılar, toptancı bir bakışla Erbakan’la Gülen arasındaki “kritik” farkı göremedi. ‘Necmettin Hoca’yı “hal etme” yoluna giden darbeciler, aslında ona karşıt konumda olan ve darbeye açıktan cephe almamış, hatta kısmen olumlayıcı tutum takındığı söylenebilecek ‘Fethullah Hoca’yı da okkanın altına gitme noktasına getirdiler.

Sonuçta Erbakan’ın “toparlanması”ndan sonra “Hocaefendi” de tası-tarağı toplayarak Atlantikötesine “hicret etmek” durumunda kaldı.

“Hicret” mekânı anlamlıdır ve Türkiye’de İslâm adına yürütülen parlamenter siyasetin “Atlantik”e dönük çehresinin çatık-kaşlı olmaktan çıkıp güler- yüzlü hale gelmesi yolunda “milat” denilebilecek bir dönüşümü işaret eder. Bu, 2000’ler başından itibaren Türkiye’de İslami kesime hemen her boyutuyla yansıyan bir dönüşümdür.

Aynı dönüşüm doğrultusunda “Necmettin Hoca”nın talebelerince inşa edilen AKP, elbette ki anti-Erbakan değil, ama “post-Erbakan” çizgide, ülkede sermayenin dindar-muhafazakâr kesimlerde de yoğunlaşmaya başlamış olmasının (Müslüman burjuvazinin) itici gücüyle, ama en önemlisi Batı ile ilişkilerini olumlu yönde yenilemiş olarak iktidara geldi.

İslâmcı siyaset açısından bakıldığında bu bir “revizyonizm”dir. Erbakan’ın “Nakşilik”ten istim alan ve “Bâtıl”ın (Batı’nın) reddini vaaz eden “Milli Görüş” çizgisi geride kalmış, “Batılı” ve liberal (kapitalist) bir yeni İslâmcılık (ki buna “post-İslamizm” demek de hiç yanlış değildir) AKP ile birlikte peyda olmuştur.

 

Cemaat, Parti’nin ‘kültürel yakıt’ı

AKP ile siyaset sahnesine çıkan bu İslâmcılık, “kültürel” ve “moral” yakıtını Gülen Cemaati’nden aldı. 2000’lerin başından, yolların yavaş yavaş ayrılmaya başladığı 2010 başlarına kadar denilebilir ki Gülen Hareketi, AKP için kitleler nezdinde tam anlamıyla bir lojistik destek kaynağıdır. Bu akış içinde on yıllar boyu Türkiye siyasetinde İslami hareketin asli bileşeni olmuş, kitleler nezdinde en etkili tarikat çevresi Nakşibendiliğin düşüşe geçtiği, “Cemaat”in ise yükseliş, hatta rakipsizleşme noktasına geldiği de tespit edilebilir.

Bununla birlikte süreç, Nurculuk’tan türemiş bir “post-tarikat” oluşum olan Gülen Cemaati’ni de değişime uğrattı. Fethullah Hoca, önce (1970’lerde) bölgesel/mahallî bir güçtü. ‘12 Eylül’ (1980) onu ulusal/millî bir güç, ‘28 Şubat’ (1997) ise küresel/beynelmilel güç haline getirdi. “Atlantik-ötesi”ne açılma sonrasında karşımızda artık uluslar-üstü bir İslâmi misyonerlik hareketi, “dinler-arası diyalog” faaliyetlerinde etkin bir oluşum vardır.

Kısaca, küresel-kapitalist “zamanın ruhu”nu iyi yakalamış iki oluşum, AKP ve Gülen Cemaati, yukarıda belirttiğimiz gibi, birbirinden beslenen bir ilişki içinde liberalizmi İslami bir formata yerleştirmiş olarak Türkiye’de parladılar. Ortaya bir “liberal İslâm Türkiyesi” çıkmıştı ve bu Türkiye’de yol ayrımına gelmek için köprülerin altından biraz daha suların akması gerekecekti.

 

CEMAAT'TEN İLGİNÇ AKP YORUMU

'Top'un ağzındayken başına geçtiler!

Gülen Hareketi’nin halen önde gelen yetkili isimlerinden biri, 28 Şubat sürecindeki durumlarını şimdi içinde bulundukları durumla benzerliğe de sokarak şöyle özetliyor:

“Hizmet Hareketi, 1997’den itibaren yoğun bir rejim takibatına uğradı. Hocaefendi müebbetle yargılandı, sekiz yıl sürdü, sonra beraat etti ayrı, ama durum buydu. O süreçte çeşitli özgürlüklerin aranır olduğu bir atmosfer oluştu Türkiye’de. Bilindiği gibi ‘Yeşil Sermaye’ adı altında Hizmet’e yönelik ve bugünkü iktidarın yaptığı ‘cadı avı’nın aynısı o zaman da yaşandı. Bugün aynı retorik, ‘perspektif daraltılmış olarak’, yani sadece bize karşı uygulanmaya devam ediliyor. O zaman bizle birlikte ‘Top’un hedefinde olanlar, şimdi ‘Top’un başına geçtiler.”

 

‘Biz AB kriterleri’ni destekledik’

Peki, AKP’yle kurulan ittifak veya koalisyon, yahut Gülen çevresi içinde tercih edilen tabirle “konsensüs” nasıl, hangi doğrultuda ve ne temeller üzerinde gerçekleşti. Bu konuda da vurgu yapılan noktalar şunlar:

“2002’de AKP bir ümit verdi, vaatte bulundu. Demokratikleşme adına, AB kriterlerini uygulama adına... AKP bunları o derece içselleştirmişti ki AB bizi almasa da biz Kopenhag Kriterleri’ni ‘Ankara Kriterleri’ yapacağız demekteydiler. İşte biz AKP’yi değil bu prensipleri destekledik. İlk kuruluş beyannamesine bakın Parti’nin, parlamenter sistemi, yetkileri azaltılmış cumhurbaşkanını benimsemekteydiler.

“Hizmet’in stratejisinin kaynağı Hocaefendi’dir. Hocaefendi’nin kaynağı nedir derseniz, o da Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş, Said Nursi, Necip Fazıl, Sezai Karakoç’ların sentezidir.

“Asıl problem siyasal İslâm’la tasavvuf arasındaki meseleye bakıştan kaynaklanıyor. Tasavvuf bireyle, siyasal İslâm sistemle ilgilenir. Tasavvuf için birey kazanılması gereken bir gönüldür. Siyasal İslâm içinse sistem, ele geçirilmesi gereken bir kale.

 

‘Milli Görüş’ paltosunu giydiler!

AKP kurulduğunda siyasal İslâm değildi. Değerler etrafında bir ‘konsensüs’ olarak kuruldu. Bu, liberaller, Kürtler, Hizmet Hareketi ve başka unsurlardan oluşan bir konsensüstü. 2008’lerden itibaren bu konsensüs bozuldu, siyasal İslâm hakim olmaya başladı. ‘Milli Görüş’ kimliğini çıkarmış olarak geldiler, sonra Milli Görüş’ün paltosunu giydiler! Ele geçirdikleri sistem üzerinden, sistemin çarklarıyla bireyi dönüştürmeye başladılar. Tasavvufi unsurları terk ettiler, siyasal İslâm kimliğini benimsemeye başladılar, onu hâkim kıldılar.”

 

 ERBAKAN'LA COŞAN, ERDOĞAN'LA GÜLEN

Erbakan Nakşibendi idi. O, 20’nci yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da son derece karizmatik bir tasavvufi şahsiyet olarak öne çıkmış Nakşibendi şeyhi Mehmed Zahid Kotku’ya mürit olarak bağlıydı. Onun İslâm adına siyaset yaparak yükselişinde Şeyh Kotku’nun payı ve desteği büyüktür. Kotku’nun şeyhlik dönemi, aynı zamanda Nakşibendiliğin Türkiye’de dindarmuhafazakâr kitleler nezdinde rakipsiz etki gücüne sahip olduğu döneme denk gelir.

Şeyh Kotku’nun İskenderpaşa çevresi, o öldükten sonra inişe geçti. Kotku’nun yerine geçen damadı, Profesör Esat Coşan, Erbakan başta olmak üzere İslamcı siyaset erbabı tarafından kayınpederi kadar itibara mazhar olamadı. O yüzden aralar gerildi, Coşan’ın Erbakan’a yönelik sert çıkışları, ardından da İskenderpaşa çevresini merkez alan bir siyasi parti kurma denemesi oldu. Ancak bu çabaların arkası gelmedi ve İskenderpaşa Nakşi çevresi, yükselişinde çok önemli katkıda bulunduğu bir siyasi lider tarafından devre dışı bırakıldı. “28 Şubat” sürecinde Coşan’ın Avustralya’ya “hicret”i, vefatından sonra da yerine geçen oğlu Nureddin Coşan’la birlikte bu çevrenin iyice sönümlendiği kaydedilebilir.

Coşan’la çatışmasında Erbakan’ın sakince “pasif mukabele” içinde olduğu söylenir. Hoca, kendisini de, çevresindekileri de ustalıkla ve görünüş itibarıyla saygıda kusur etmeden Coşan’dan çekmiş, adeta onu kaderine terk etmiştir. Coşan ise daha hırçın tutum takınarak Erbakan’ı hedef alan konuşmalar yaptı. Bu konu üzerine görüşlerine başvurduğumuz, yaşananları yakından takip etmiş kaynaklar, Coşan’ın tam da bu noktada, yani sert konuşmalar yaparak kaybettiğini belirtmekteler. Aynı kaynaklar, bununla 17-25 Aralık sürecinde Tayyip Erdoğan’a karşı “eli-kolu havada beddua eden” Fethullah Gülen’in tavrı arasında da bir benzerlik olduğunun altını çizip, “eğer Gülen konuşmasaydı bu şekilde kaybeden olmazdı” demekteler.

Kuşkusuz her iki çatışmanın ne nitelik, ne de ölçek olarak örtüştüğü söylenebilir. Birinci ilişkide en azından bir Nakşilik ortak paydası varken Erdoğan’la Gülen arasındaki ilişkinin bir “koalisyon”dan öteye giden yanı yoktur. Ancak her iki durumda İslâm adına öne çıkan bir siyasi liderle bir dini-manevi lider arasında esasen iktidar sorununa dayalı bir çekişme de söz konusu edilebilirdir. Tabii, siyasi güce sahip, diğer deyişle “Partili” olanın, ister tarikat, isterse cemaat adına kendisiyle otorite yarışına giren şahsiyete galebe çaldığı bir sonucun bunu izlediği de...

***

RİSALE-İ NUR'DAN TÜRKÇE OLİMPİYATI'NA

Kültürel 'hizmet'ten ağır hezimete

Hükümet ile Gülen cemaati arasında 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonları sonrasında yaşanan kriz, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndaki en belirgin uygulamasını iki olay üzerinden gösterdi. Telif Hakları Genel Müdürlüğü de cemaat için önemli olan Bediüzzaman Said Nursi’nin “Risale-i Nur Külliyatı”nın basımı için onay ve bandrol vermedi. Bir dönemin “baş tacı” edilen Türkçe Olimpiyatları da deyim yerindeyse “hükümetin gazabına uğradı.”

En büyük darbe ‘bandrol’ 17-25 Aralık’ın Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndaki en büyük etkisi ise Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nün Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’nın basılmasını fiilen durdurmasında, kitaba bandrol vermemesinde yaşandı. Yeni Asya Yayıncılık, Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecit Ünlükul’un torunu, resmi vârisi Seyda Ünlükul’dan izin almasına rağmen bakanlık yayınevinin kitap için bandrol başvurusuna “olumsuz” yanıt verdi. 2014’te yaşanan kriz sürerken, Yeni Asya Gazetesi’nin Genel Yayın Müdürü Kazım Güleçyüz, açıklamalar yaparak, bakanlığın uygulamasını “skandal” olarak nitelendirmiş ve Seyda Ünlükul’dan ailesi adına Risale-i Nur’ları serbestçe basabileceklerine dair belge aldıklarını aktarmış, “Bakanlık bizim bu belgemize rağmen vârislerin yüzde 50’sinden alınan bir belge olarak değerlendirdi. Abdülmecit Ünlükul’un kardeşi Saadet Hanım’dan da belge gerektiğini söyledi. Ancak enteresan bir şekilde bakanlıktan o belgeyi de alsak bandrol alamayabileceğimizi söylediler. Zaten Saadet Hanım da kendi haklarından feragat ediyor basım konusunda” demişti.

Güleçyüz, Risale-i Nur’ların bir depoda bekletildiğini, buna karşın bakanlığın kitabı “engellediğini” de söylemişti. Bakanlık ise cemaate yakın gazete ve televizyonlarda çıkan bu haberlere sert tepki göstermiş ve açıklama yaparak, “bandrol” uygulamasında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’nın hükümlerini vurgulamış, yasaya göre eserler üzerindeki mali hakların kullanılabilmesinin, eser sahibinin, eser sahibi ölmüş ise mirasçılarının iznine bağlı oldu- ğu anımsatılmış ve cemaat gazete ve televizyonları “gerçek dışı haber yapan yayın organları” olarak nitelendirilmişti. Tartışma aylarca sürmüş daha sonra bakanlık Risale-i Nur gibi eserlerin basım ve dağıtım hakkını Diyanet İşleri Başkanlığı’na veren bir yasal uygulamayı hayata geçirecek adımlar atmış, böylece topu Diyanet’e havale etmişti.

 

Olimpiyat vetosu

Gülen cemaatinin düzenlediği ve bir dönem iktidarın da büyük destek verdiği Türkçe Olimpiyatları da “paralel” tartışmalarının ardından hükümetten veto yedi. Cemaatin yurtdışındaki okullarının kapatılması bir anda gündeme gelirken, “büyük kültür hizmeti” olarak görülen, 7’den 77’ye hükümet üyelerinin katıldığı Türkçe Olimpiyatları’ndan da bir anda destek çekildi. Hatta Türkçe Olimpiyatları’na karşılık Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetiminde olduğu TÜRGEV’e yakınlığı ile bilinen Türkiye Gençlik Vakfı’nın (TÜGVA) organize ettiği “Uluslararası Öğrenci Buluşması” yapıldı. Etkinlik 33 farklı şehirde 9-11 Mayıs tarihlerinde yapılan etkinliğe sponsor desteği de yağdı.

 

Cemaat medyasına akreditasyon engeli

Hükümet ve cemaat kavgasında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda yaşanan en son hamle ise Zaman, Bugün gibi gazeteler ile Samanyolu TV gibi televizyon kanallarına diğer bakanlıklarda da uygulanan “akreditasyon” uygulamasında oldu. Bir dönemin bakanlığın deyim yerindeyse “en çok haber” gönderdiği gazeteler bir anda “paralel” ilan edildi ve gazete ve TV muhabirleri bakanlığa alınmamaya başlandı. Hatta o gazete ve televizyonların muhabirleri bakanlığın “e-mail” uygulamasından çıkarıldı; toplantılarına alınmadı.

YARIN: AKP VE CEMAAT: AYRILAN YOLLAR


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları