Çağımızın tanık olduğu olaylar, yerleşik inançları, kuramları ve kavramları sarsıyor. Olaylar öylesine gelişiyor ki, kitaplar yazıldığı anda eskiyor, kuramlar olayları izleyemiyor. Kavramların cilaları dökülüyor, özleri başka niteliklere dönüşüyor.
Çağımızın bu şaşırtıcı ve çok yönlü gerçekleri, kuramsal yapıların dar çerçevelerini zorlayarak yeni bir sürece kapılar açıyor.
Bu gerçeği ve bu süreci, yeni gerçeklerin “diyalektik” gelişimi ve yirminci yüzyılın birikimi ile yoğunlaşan “tezlerle”, nitelikleri henüz yeterince tanınmayan bir “antitez”e ulaşması biçiminde görmemiz gerekmiyor mu?
Bilimsel öğretilerin bağnaz yorumları, her zaman gerçeği bir elle kavramanın kolaylığını seçer; ama o gerçekler, her zaman, daha kaba, daha yalın olarak orta yerdedir. Sözgelişi, şu son yıllarda yaşanan Vietnam-Kamboçya ve Çin Halk Cumhuriyeti-Vietnam savaşları “proletarya enternasyonalizmi” üzerine yazılan kitapların ve oluşturulan kuramların bir anda yerle bir olduğu anlamına gelmiyor mu?
Kapitalist ve sosyalist dünya devleri arasındaki kapışma, zaman zaman uzlaşarak, zaman zaman da kendi aralarında sınırları çizilen bir “nüfuz bölgesi” paylaşması olmaktan öteye, bir başka anlam taşıyor mu? Ya da bu evrensel kapışmanın amaç ve yöntemleri, bu “nüfuz kavgası” içinde eriyip gitmiyor mu? Kaba gerçek bu değil mi?
“Uluslararası komünizme karşı” başka ülkelere “müdahale hakkı” doğduğuna inanan kapitalist dev ABD ile Macaristan’da, Çekoslovakya’da, son olarak Afganistan’da “kapitalist sızmalara karşı” askeri birliklerini eyleme geçiriveren sosyalist dev Sovyetler Birliği’nin bu davranışları arasında, ideolojik yaklaşımlar dışında, ne fark kalmıştır? İşgal ordusunun üniforması mı, tankların, uçakların markaları mı? Evet ne fark kalmıştır? Fark nedir?
Çağımızın gerçeği “proletarya enternasyonalizmi”nin, Çin Halk Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği çatışmasında, bunların siyasal ve ideolojik kökenlerinde, Vietnam-Kamboçya ve Çin Halk Cumhuriyeti-Vietnam savaşlarının kanlı serüvenlerinde, en azından kendi özüne yabancılaştığını söylemek, bilmem bir ideolojik “sapma” mı olur?
“Quisling”, yalnızca İkinci Dünya Savaşında Hitler ordularıyla işbirliği yaparak ülkesini işgal ettiren Norveç başbakanının adı değildir! “Quisling”, İkinci Dünya Savaşından sonra yabancılarla işbirliği yapan bütün siyaset adamlarının ortak adı olmuştur. Bir kez işgal ortamı yaratılmışsa, artık o ülkelerde “Quislingler” çıkar, çıkmazsa bile yaratılır. Quisling’in milliyetçisi, sosyalisti olmaz. İşgalci her zaman işgalci, işbirlikçi her zaman işbirlikçi, Quisling, her zaman Quisling’tir...
Sovyet ordularının Afganistan işgalini, “proletarya enternasyonalizmi” kavramı içinde yorumlamanın olanağı yoktur; bu işgal olsa olsa, “uluslararası komünizm sızmaları” gerekçesine dayatılarak türetilmiş “Eisenhower doktrini”ne çok benzeyen, “kapitalist sızmalara karşı askeri müdahale” demek olan “Brejnev doktrini” ile açıklanabilir.
Çevremizde yaşanan bu “dram”ın ülkemiz ilerici aydınları arasında yeni tartışmalara yol açması kaçınılmazdır. Bu tartışma eğer “her ülkede sosyalizm, dış destek olmaksızın, bağımsız olarak gelişir” yargısını değişmez bir doğrultu olarak belirlerse, bundan ülkemizin emekçi sınıf ve tabakaları kazançlı çıkacaktır.
Geçmişinde “emperyalizme ve kapitalizme karşı” verilmiş bir “Ulusal Kurtuluş Savaşı” bulunan ülkemiz ve halkımız, bu bağımsızlığın doğal ve tartışma kabul etmez mirasçılarıdır.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, “emperyalist Batı”nın elimizden “cebren ve hile ile” koparıp aldığı ulusal bağımsızlığımızın tek güvencesi, Türk halkının emekçi sınıf ve tabakaların öncülüğünde vereceği devrimci savaşımda aranmalıdır.
Türk sosyalizmi bundan sonra serpilip büyüyecekse ancak bu topraktan kaynaklanan bir “bağımsızlık gülü” gibi, bir “yediveren gülü” gibi gelişip boy atacaktır...