Demokrasi, daha doğrusu çağdaş burjuva demokrasileri, toplumdaki bütün sınıf ve tabakaların serbestçe örgütlenme özgürlüğüne dayanır. Söz, inanç ve örgütlenme özgürlüğünün dolaylı ya da dolaysız yollarla engellendiği ve kaldırıldığı ülkelerde demokrasiden söz etme olanağı yoktur. Bunun içindir ki, Türkiye’de:
Batı demokrasileri... diye söylevler veren politikacı kalabalığının içtenliğine inanmak çok güçtür. Hem Batı ülkelerindeki burjuva demokrasilerine özeneceksin hem de işçi sınıfı ideolojisini hapsedeceksin! Bu, yumurtasız omlet yapmak kadar gülünçtür en azından.
Gülünç mülünç...
Yıllardır ilerici aydınlar üzerinde ter ter tepinen ve ülkenin yurtseverlerinin enselerinde boza pişiren politikacılar ve onların çağdışı bürokratları, cilalı sözlerle örttükleri “sınıf diktatörlüklerini” yürütmüşlerdir yine de.
İş, dönüp dolaşıp burada toplanıyor galiba.
Sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerine... diye başlayıp, “tahakküm kurmak”, “devirmek” diye biten Ceza Yasası maddeleri, toplumun yaşantısıyla karşılaştırılmalıdır her şeyden önce.
Soyuttan somuta inmelidir...
Sınıf diktatörlüğü, emekçi sınıflar için olduğu kadar burjuva sınıfı için de geçerlidir. En geniş anlamda, burjuva sınıfının, diktatörlüğün silah yoluyla korunduğu düzenlere “Faşizm” diyoruz. Faşizm bazen, öyle tankla, topla, tüfekle gelmez. Görünüşte partiler vardır. Fakat düzenin partileri, lunaparklardaki “çarpışan arabalar” gibidir. Partiler birbirleriyle çatışır gibi gözükür. Fakat, partilerin de, parlamentonun da arkasında bir silahlı güç yönetir her şeyi. İstediği zaman partileri çalıştırır, istediği zaman durdurur bu çatışmayı. “Parlamenter Faşizm” denir buna da.
Faşizmi, rejimin üzerine giydiği elbiseyle değil, düzenin sınıfsal temelleriyle tanımlamak gerekir. Toplumun belirli sınıf ve tabakaları siyasal hayatın dışına itilmişse, çeşitli gerekçelerle işçi sınıfı ideolojisi yasaklanmışsa, faşizm ister istemez dalga dalga yaşıyor demektir. İsterseniz bir düzine siyasal parti kurun, isterseniz otomobil piyangosu düzenleyin, ofset baskılı gazeteleriniz olsun... Batılı, çağdaş ve özgür olamazsınız bir türlü.
Batılı, çağdaş ve özgür olmanın tek koşulu, toplumdaki bütün sınıf ve tabakalara söz ve örgütlenme özgürlüğü tanımaktır. Bu yapılmıyorsa, yapılmamışsa ve yapılmayacaksa demokrasiden de pek söz etme olanağı yoktur. Olsa olsa, “mevcut tahakküm” adına “muhtemel tahakkümü” yargılar:
Sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerine tahakkümünü kurma... diye diye kurulu düzenin ayrıcalıklarını korumanın dokunulmazlığı yaratılmış olur ve bu da üstelik topluma:
Çok partili düzeni koruyoruz... gerekçesi ile sunulur. Gerçeği görelim...
Oysa çok partili düzen, liberal sağcı partiler kadar Marksist sosyalist partilerin de parlamentoda temsil edildikleri çağdaş burjuva demokrasilerinin bir başka adıdır. Sosyalist partisi olmayan bir demokrasinin bir ayağı eksik sayılır. Bu, çağdaş demokrasilerin kaçınılmaz temel koşullarından biridir.
Türkiye’de sağın çağdışı kalmasının nedenlerinden biri de budur işte. Bizde sağcılık, mali oligarşinin çıkarlarını “milliyetçilik”, “vatan bütünlüğü”, “milli birlik” gibi soyut gerçeklerle savunmak, çağın bütün değer yargılarına düşman olmak biçiminde anlaşılmaktadır yıllardır.
Yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinde yaşarken, hâlâ düşünce yasaklarının kementleriyle boğuşuyor, hâlâ:
Neden sosyalist partilere izin vermiyorsunuz?.. diye sorular soruyorsak, çağımızın çok gerilerinde kalındığını vurguluyoruz demektir.
Bir topluma karşı işlenecek en büyük suç, o toplumun çağdaşlığa dönük pencerelerini faşizmin tuğlalarıyla birer birer örmektir.
Çağdaş olmak, özgürlükten yana olmaktır günümüzde...
Yeni Ortam, 27 Ekim 1974