Veysel Ulusoy

Sermaye kısıtlaması, ithalat bilmecesi ve krizin acısına mikro yaklaşımlar

24 Mayıs 2020 Pazar

İşler kötüye gitmeye başladığında karar vericiler önce görmezden gelir. İkinci aşamada, biraz kulaklarını kabartıp ne olduğunu anlamaya çalışır ve aynı zamanda sokaktaki bazı homurtuları duymaya başlarlar. Devlet harcamalarının bolluğundan kaynaklanan yalancı zenginlik, oluşan sorunların ortaya çıkmasını bir süre geciktirse de aralarında sorunların yavaş yavaş arttığını ve bunun böyle giderse üstesinden gelinemeyeceğini görenler bazı cümleler sarf etmeye başlar.

Fakat yalancı zenginlik öte yandan bu seslerin de etkisini azaltır.

Üçüncü aşamada ekonomik sorunlar sokağa yani tüketiciye tamamen yansır, devletin bütçe dengesi bozulurken dış borçlar hacim olarak öyle artmıştır ki, ödenemeyecek ya da yeniden finanse edilemeyecek hale gelir.

Son aşamada karşımıza döviz, ulusal para birimleri ile finansal piyasa yatırımlarında sermaye kontrolleri ve ithalatta kısıtlamalar gelir. Bu olurken de tüketici ve üreticinin dikkati özellikle siyasi söylem ve eylemlerle başka yöne çekilir.

Tüm buraya kadar olanlar sonuçtur. Esas sorunun kaynağı ise refah kaybına neden olan üretimsizlik ya da milli gelirde revizyonlarla yaratılan hayali üretimdir. Buna ayrıca gelir dağılımında yoğunlaşma* da eklenebilir. İşte tam da yalancı zenginlik burada karşımıza çıkıyor. Geniş bir halk kesimi fakirleşirken çok küçük bir kısmın devletin sermaye gücünden yararlanarak varlıklarını yükseklere taşıması bunun belki de en basit açıklamasıdır.

Krizin yansımaları

Covid-19 salgını sonrası piyasaların tekrar açılması ve hayatın yeni sıfatı ile normalleşmesi sürecini başlatan karar vericilerin, biraz da karşı karşıya gelecekleri gerçekleri iyi tahlil etmeleri faydalı olacaktır. Bu süreçte ekonomik teoride de özellikle vurgulanan bir ayarlama maliyetinin varlığı kaçınılmaz olacaktır.

Ayarlama maliyeti, ilk şokun atlatılmasından sonra toparlanmaya başlayan piyasalarda her şeyin eskiye dönmesi için geçen sürenin uzun olmasından kaynaklanan bir toplumsal maliyettir. Bu kapsamda

-          önemli bir orandaki küçük hacimli işyerleri belki de hiç açılmayacak

-          henüz güncelini bile bilmediğimiz işsizlik oranı daha yukarılara çıkacak

-          gelirsizlikle yaşam mücadelesi veren halkın tüketim harcamaları artmayacak

-          büyük kuruluş ve firmalar daha küçük olanları düşük bedeller karşılığında ya satın alacaklar ya da bünyelerine ucuz bir hisse karşılığı katacaklar

-          üretimde piyasa kuvvetinin daha küçük bir grup elinde yoğunlaşması sonucunda enflasyon oranının artması kaçınılmaz olacaktır.

Ayarlama ya da geçiş maliyetine bir de ithalat bilmecesi ekledik bu günlerde.  Döviz kıtlığına dayalı zorunlu ithalat kısıtlamasının sanki bir dış ticaret politikası olarak lanse edilmesi de belki bu bilmecenin en garip, en alakasız yeri olarak karşımıza çıktı. Toplam ithalatımızın yüzde 90’ının aramalı ve sermaye malı olduğu ve yapısal reformların gerçekleştirilmediği olgusuyla, ikame yapmadan ithalatı kısmak ekonomide büyümeme sürecini daha şimdiden kabullenmek anlamına gelmektedir.

Krizin acısını azaltmak için gerekli mikro ekonomik adımlar …

Yeni süslemeli normal hayata dönüş sürecinde bu ayarlama maliyetini azaltmak karar vericilerin en büyük görevi olacaktır. Bu görev kapsamında

-          şirket birleşmeleri ve satın almaları ile oluşacak tekelleşmeyi önleme

-          toplam talep artışını belirli bir seviyeye getirmek için tüketici ve üreticiye yaklaşık bir yıl süre ile karşılıksız para verme

-          Avrupa Birliği’nde yaşanacak iktisadi daralma sonucu azalacak ticaret hacmini yerine koymak için komşu ticaretini artırma

-          finansal zorluk yüzünden kapanacak ya da küçülecek firmaların zorunlu birleşmelerini önlemek için devletin hisse ortaklığının hayata geçirmesi

-          işgücü piyasasında istihdamı korumak amacıyla belirli bir süreliğine üç vardiya ile daha az çalışma saatine geçilmesi ve hisse ortaklığı ile çalışanın alım gücünün artırılması

-          vergi gelirlerinin üretim ve tüketimden kaynaklandığı gerçeği ile yeni bir vergi tasarımının oluşturulması

Ekonomik şokların ve krizlerin kaynağı çoğu zaman finansal piyasalardır. Karar vericilerin bu şokların tedavisi için aynı piyasaya yönlenmeleri içgüdüsel bir davranıştır. Bu belki de sermayenin aniden yok olmasından kaynaklanan bir telaşın ürünüdür. Bu yok oluşun doğal olarak en büyük nedeni ise sosyal birikimin yani tasarruf ve varlığın olmamasından kaynaklanmaktadır.

Tam da bu nedenle, krizin acısını azaltmak ve tedaviye geçmek için finansal yaklaşımların yanına belirli mikro ekonomik uygulamaları koymak tercihten bağımsız bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.

*Zenginliğin, siyasetin de etkisi ile belirli elde toplanmasıdır. Burada vurgulanması gereken önemli bir nokta vardır: Olağan gelir dağılımı bozukluğundan ayrı olarak, siyasetin şekillendirdiği yeni zengin grubun sermaye oluşumu yaratıyor görünümü ile verimsiz ve geleceğe dair toplumsal bir kaynak aktarımı olmayan  “vur-kaç” özellikli yoğunlaşmadır.


Yazarın Son Yazıları

Covid-19’un faydaları 26 Nisan 2020
Büyüdük mü yoksa? 16 Şubat 2020
Mikrop ekonomisi 2 Şubat 2020
2020’de umut var mı? 22 Aralık 2019
Beş soru, beş yanıt... 10 Kasım 2019