Zafer Arapkirli

Savrulmak

10 Ocak 2020 Cuma

Türkiye’nin, işbaşındaki siyasi iktidar tarafından yönetilmediğini, ama tam anlamıyla savrulduğunu söyleyenler, neredeyse günün 24 saatinde, her saat başı tekrar tekrar haklı çıkıyor. Artık dış poitikadan ekonomiye, eğitimden adalete ve sağlık sektörüne kadar her alanda sergilenen görüntü, bu “savrulma” tanımının adeta “sağlamasını” yapmakta.

En başta dış politikadaki “zikzak”ları hatırlamak bile yeter.

Daha geçen pazar günü, Cumhurbaşkanı’nın “Libya’ya askerlerimiz peyderpey gidiyorlar demesinin üzerinden daha 76 saat geçmemişti ki Rusya Devlet Başkanı ile görüşüldüğü saatlerde iki ülkenin dışişleri bakanları ateşkes çağrısı” yapıyorlardı. Aylardır orada belli bir tarafın yanında savaşmaya asker göndermenin” yanlışlığından ve uzlaştırma istikrarı sağlama çabalarına destek vermekten söz edenlere adeta “korkak, pısırık, ezik” gözü ile bakan, tarih cehaletini ortaya koyacak şekilde “Mustafa Kemal (Osmanlı toprağını savunmak için kendi hükümetinin bir subayı olarak) giderken iyiydi de biz gidince mi kötü oluyor” abukluklarına başvuran, mafya dizilerinden ödünç “Sonunu düşünen kahraman olamaz” saçmalıkları ile mukabele eden iktidar, son bir hafta içinde bu savrulmanın göz yaşartıcı örneklerini sergiliyor. TBMM’de tezkerenin görüşüldüğü oturumun tutanaklarına bir göz atmak bile yeter, bunu görebilmek için.

Peki, ne oldu da Libya politikasında üç günde kahraman olmaktan ateşkes çabalarına” 180 derecelik bir savrulma yaşandı?

Aslında çok basit:

Uluslararası sistem, ABD’sinden Avrupası’na, Rusya’sına kadar Sarraj ve Hafter arasında bu “asgari makul”de buluşurken sen bunun dışında kalırsan, kelimenin tam anlamıyla “iyot gibi” açığa düşüyorsun. Nitekim, “Türk Akımı, doğalgaz, ticaret vs.” şirin ambalajı altında İstanbul’da çarşamba günü yapılan Putin-Erdoğan zirvesinde bu işin (Libya) “en sıcak dosyalar arasında” yer aldığına bahse girebilirsiniz.

Yine aynı görüşmede, İdlib’de Türkiye’yi göz göre göre ve deyim yerindeyse “bağırta bağırta” kendi eliyle köşeye sıkıştıran siyasi iktidarın, Eylül 2018’den beri (Putin-Erdoğan Soçi Mutabakatı) bu konuyu adeta günde 5 vakit hatırlatan Putin’in karşısında nelerin söylen(eme)diğini merak ediyorum.

Ama bu konuda Türkiye’yi yönetemeyip “savuranlar” ne yapıyor? Günde 5 vakit “Şu kadar sığınmacı kapımıza dayanmak üzere, bu kadarı daha geliyor. Sayı şu kadara çıkma riski taşıyor” gibi, meseleyi özünden uzaklaştıran bir propaganda malzemesine sarıldıkları dikkat çekiyor.

 

Kanal İstanbul tartışması

 

Bu baş döndürücü savrulmanın en çarpıcı ve başları döndürmenin ötesinde mideleri bulandırıcı, kan basıncını allak bullak edici bir örneği de mâhut Kanal İstanbul olayında yaşanmakta.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun önceki gece bir TV programında çarpıcı biçimde ortaya koyduğu gibi: Toprak rantından kanal kıyılarındaki yapılaşmaya, ciddi düzeydeki deprem riskinden su havzalarının mahvedilmesine, maliyet hesaplarından Montrö’nün delinmesi meselesine kadar neredeyse onlarca kalem konu başlığında birbiriyle çelişen açıklamalar yapan iktidar, adeta İstanbul Yeni Havalimanı’na kasırga esnasında inmeye çalışan bir uçağı andırmaktadır.

Yeni havalimanı demişken… Daha açılışından bu yana 1.5 yıl bile geçmeden, önceden yapılan uyarıların hemen hepsinin haklı çıktığı bu konuda, “inat” sürdürülüyor. Atatürk Havalimanı konusunda da, önce “Kapatıp millet bahçesi yapacağız”, sonra “VIP jetleri ve devlet erkânının uçakları için kullanılacak”, şimdilerde “Ayıp olmasın diye yapamıyorlar ama öteki 2 havalimanı ile yük paylaşımı seçeneği de düşünülmüyor değil” söylentilerinin yayıldığı bir “savrulma, yalpalama, zikzak durumu ortadadır.

Ekonomiye hiç girmiyorum.

Eğitim ve sağlık sektörlerindeki kaotik başıbozukluktan hiç söz etmiyorum.

Adalet başlığı altında özellikle “FETÖ borsası rezaletine, “KHK sefaletine” değinmeyi gereksiz görüyorum.

Kısacası: Suriye’den Libya’ya, Çağlayan Adliyesi’nden Küçükçekmece’ye, Ankara’dan Yeşilköy’e sürekli esip kavuran bir kasırganın tam göbeğinde sarsılan ve Türkiye’nin direksiyonunu elinden kaçırmış görünen bir siyasi iktidarla karşı karşıyayız.   

Zaten 2014’ün mart ayından bu yana (neredeyse 6 yılda) yerel, genel, tekrar seçimler ve referandum olmak üzere tam 9 kez sandığa gidilmiş olmasının da gösterdiği üzere, artık “cıvatalar” gevşemiş, “somunlar” sallanmaya başlamış, “çiviler yerlerinden oynamış, sallanmaktadır.

Çare bellidir.

Demokrasiyi, yani dolaylı olarak ülkenin bekasını dert edinenler, bir an önce örgütlenip bu iktidarın el değiştirmesi için kolları sıvamalıdır. Geçen yılki yerel seçim zaferleri sağlanan sinerjiyi bir kartopu, bir çığa dönüştürüp bu savrulmaya bir son vermelidir.

Yitirilecek her bir gün, geleceğimizi daha büyük tehlikeye sokma riski taşımaktadır.  


Yazarın Son Yazıları

Patlak fren... 25 Eylül 2020
Toplu şiraze kayması 18 Eylül 2020
Kanguru mahkeme 11 Eylül 2020
Zafer… Ve sancı 28 Ağustos 2020
Ey Nalıncı!.. 21 Ağustos 2020
2020 model siyaset 14 Ağustos 2020
N.O.G.A. sendromu 7 Ağustos 2020
Ben ‘Devlet’im! 31 Temmuz 2020
Manzara-i umumiye 24 Temmuz 2020
Hükümran esaret 17 Temmuz 2020
Dislike 3 Temmuz 2020
Devlet ve sırları 26 Haziran 2020