Semiha Berksoy: Kendi mitolojisini yaratan sanatçı

Semiha Berksoy: Kendi mitolojisini yaratan sanatçı

29.03.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Minicik bir kız çocuğu. Yaşı Cumhuriyetimizden daha büyük olan bir öncü. Her an patlamaya hazır bir volkan. Hiç durulmayan bir çağlayan. Yeryüzünün tüm renklerinden daha renkli bir kişilik.

Image

Semiha Berksoy’u en çok “yaratıcılık” sözcüğü anlatabilir. Yüreğini ve bedenini kasıp kavuran kıvılcım, tutuşma noktasına ulaştığında... İçindeki çağlayan kendi kabına sığmaz olduğunda... Işık hedefine kilitlendiğinde... Yeteneği ve düş gücü, ses ya da nota olup; çizgi, benek, renk olup; duygu fırtınası, kavram, düşünce ve eylem olup ortaya dökülüyor ve tüm bir yaşama dönüşüyordu.

Semiha Berksoy, opera, müzik, sinema, tiyatrodan plastik sanatlara uzanan muhteşem bir sanatçıydı ama aynı zamanda benim dostumdu, arkadaşımdı, birbirimizin sırdaşıydık. Onu hâlâ çok özlüyorum. Neyse ki ocak ayından bu yana özlemimi, İstanbul Modern’deki, sanatçının şimdiye dek düzenlenmiş en geniş kapsamlı sergisinde gidermeye çalışıyorum.

TEATRAL BİR YOLCULUK

“Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” sergisini ocak ayından bu yana birkaç kez gezdim. Ve her seferinde farklı tatlar aldım. Bu yazıyı yazma nedenim: Günler haftalar çabuk geçiyor. Hâlâ izlemeyen varsa mutlak izlesin, karanlık yerini aydınlığa bıraksın demek içindir.

Önce şunu vurgulamalıyım: Serginin küratörleri ve seçtikleri sergileme biçimi de harika! Katalog da öyle! Müzenin şef küratörü Öykü Özsoy Sağnak, küratör Deniz Pehlivaner ve asistan küratör Yazın Öztürk’e alkışlar... Olayı, bir “sergi”den çok adeta “teatral bir yolculuğa” dönüştürmüşler. Semiha Berksoy bunu çok sevecekti. Zaten kendi de yaşamı da eserleri de teatraldi.

Onu tek ve benzersiz kılan düşünce biçimi, yaratma biçimiydi. Farklı sanat alanları arasında ilişki kurmayı, birini ötekiyle beslemeyi, birinden aldığı güçle ötekini doğurmayı, üretmeyi, etkilemeyi herkesten önce o gerçekleştirdi. Ve bunda eşsiz bir süreklilik sağladı.

Sergide yer alan otoportrelere ve beden resimlerine bakın: Opera karakterleriyle kendi kimliğini bütünlediğini, birbirinin yerini aldığını göreceksiniz. Bütün o çalışmalarla kendi yaşamını bir mitolojiye dönüştürmüştür.

Her resim, her çizim adeta “sahneye koyuştur”. Dramatik bir yapısı vardır. Kullandığı renkler, malzeme ve teknik tanığımdır.

Onun hayatı sanattı. Kendisi de başlı başına bir sanat eseriydi. Sergideki seçkide yer alan 200’ü aşkın yapıt tanığımdır.

Image

“Zümrüdüanka” Otoportre, 1997.

MEYDAN OKUYUŞ 

Tiyatro, opera, müzik, yazı, resim, heykel sanatlarını iç içe yoğurup hiç eksilmeyen bir coşkuyla sürdürdü. Tüm bu alanlarda hiç ama hiç ödün vermeden, kendine özgü eserler ortaya koydu.

Çevresine ve topluma meydan okuyarak tepkilere aldırmadan müthiş zengin iç dünyasını dışa vurabilmesi... Sıradışı olmayı, cesaretle, keyifle omuzlaması... Risk almaktan korkmaması... Geçmişinin görkemine sığınmaması... Bunlar onun dünyaya meydan okuyuşuydu.

Annesini 8 yaşında yitirmesi; babasına yazdığı mektuptaki ses tonu, resimlerinde sık sık tekrarlanan ölüm, yalnızlık, aşk temalarını kendi yüzü ve bedeni üzerinden aksettirmesi... Hepsi bu meydan okuyuşun parçaları. Babasının “Biraz ev hanımı ol” ihtarına verdiği yanıta bakar mısınız :

“Sevgili Babacığım,

Sana bu mektubu yazarken gözlerimden şıpır şıpır yaşlar akıyor, benim izzeti nefsime çok dokundu. (…) Ciddi ve güzel konuşmak istiyorum baba. Bende sanata, sanat hayatına, sanatkârlığa karşı büyük bir meyil var. (…) Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline geçen bir şey var; o da sanat aşkıdır. Bunu biliniz babacığım. Bunu yapamadan ölsem bile mezarımda biten selvi ağaçları söyler. Ben bunu dünyada yaşadığım müddetçe idame ettireceğim.” (Mektuplar sergide. Mutlaka tümünü okuyun.)

Image

Annem ve Ben, 1974

İYİ Kİ AŞK VARDI 

Semiha Berksoy’un yaşamında her daim aşk vardı. Sanat aşkını, yaşam aşkını yaratıcılığa dönüştürebilmesi için her daim aşk kaçınılmazdı.

Hiç unutmadım. Bir gün yine evine sohbete gittiğimde bana nişan yüzüğünü gösterdi “Bak nişanlandım, öyle âşığım ki aşktan ölebilirim. Tıpkı Tristan ve Isolde gibi” dedi. O sırada 82 yaşındaydı. Nişanlısı 92. Ve hemen oracıkta bana Isolde’nin aryasını söyleyip karşımda rol gereği “ölüverdi”.

Fırsatı kaçırmadım: “Bu yeni aşk, önceki aşkları yok etti mi?” diye sorduğumda tahmin edebileceğim yanıtı şöyleydi:

“Aşk bir tanedir. İçinizdeki aşk tektir. Başlar, kimi zaman uyur kimi zaman uyanır. Şimdiki aşkın varlığında öncekiler de yaşar, şimdikinin ateşiyle ötekiler de alevlenir tutuşur.”

Bence Semiha Berksoy için nasıl aşk tekse yaşanmış aşklarla yaşanmamış aşkları arasında da fark yoktu. O, tümünü içinde yeşertiyordu. Tıpkı sanatta da yaptığı gibi. Çalıştığı alan, ürettiği eserler değişebilir ama sanat aşkı, iç dünyasını yaratıcılıkla dışa vurması hep sürüyordu.

Yaratıcı dehasının, rengârenk cesur kişiliğinin, sınır tanımaz düş gücünün yanı sıra büyük bir de şansı vardı: Bu şans, hele son yıllarında, yaşamını tümüyle annesine adayan Zeliha Berksoy gibi bir kızı olmasıydı. “Gidin görün sergiyi, bu fırsat kaçmaz” derken sergi sponsoru Flormar ve tüm emeği geçenlere teşekkür ediyorum.