Tam da Ali Darmar’ın kitabını yeni tamamlamışken ve kitapta onun adını çok anmışken, soprano Alis Manukyan’ın ölüm haberi geldi. Güzel şarkı söyleyen, şık giyinen, zevkli ve değerli mücevherler takan, seçilmiş parfümler kullanan kadın! Böylelikle bakımlı sanatçı olmayı da kendinden sonraki kuşaklara öğretmişti. Onun Bel cantosu (güzel şarkı söyleme sanatı) yetiştirdiği öğrencilere armağandı.
1933 yılında İstanbul’da doğmuştu. 1959’da İstanbul Belediye Konservatuvarı’ndan mezun olmuş, özel bir bursla ABD’ye giderek eğitimini Miami Üniversitesi’nde tamamlamış. 1962’de İstanbul Devlet Operası’na girmiş, yurtiçinde ve yurtdışında birçok konser vermişti. Bulgaristan ve Romanya’da çeşitli operaların başrollerinde sahneye çıkmış; Rigoletto, Lucia di Lammermoor, La Boheme, Aşk İksiri gibi operalardaki rolleri ile efsaneleşmişti. Eşi, Robert Kolej’in unutulmaz hocası Arman Manukyan’dı. Arman Bey, benim rahmetli eşimin de hocasıydı ve o da hayrandı. Bugünün köşebaşı isimlerini yetiştirmiş, ak saçları ve efsane papyonlarıyla Robert Kolej’in en kıdemli hocalarından birisiydi. Bir yandan öğrenci yetiştirirken bir yandan da cemaate bağlı hastane, spor kulübü ve yardım kuruluşlarının yönetiminde görevler almış, Patrikhane Danışma Kurulu’nda bulunmuştu.
Alis Hanım’ın öğrencileri onun ileri yaşlarında bile yorumunun çok güçlü olduğunu anlatırlar.
TÜRKAN SAYLAN KÜLTÜR MERKEZİ’NDE BİR ŞÖLEN
Pazar günü Maltepe’de Türkan Saylan gibi saygın bir ismi taşıyan kültür merkezinde müthiş bir şölen vardı: 11. Sansev Festivali’nin kapanış töreniydi. Yedisinden yetmişine ülkenin dört bir yanından gelen katılımcıyla, coşku dolu anlar yaşandı. Korolar çıkıyor, solistler ekleniyor, ödüller dağıtılıyor, en gencinden saygı değer yaşlılara kadar nice müzikçi sahnede buluşuyordu. Bu yılki onur ödülü Gürer Aykal’a verilmişti. Maestro Amerika’da olduğu için ödülü babasına ulaştırmak üzere en küçük oğlu Can Aykal aldı. Benim de sahnede o ödülü Can’a sunmam uygun görülmüştü. “Gürer Aykal-Şefle Yüzyüze” başlıklı kitaplarım da oraya getirilmişti, pek çok kişiye imzaladım. Böylece şenliğin ortasına ben de katılmış oldum. Bu inanılmaz töreni düzenleyenlerin baş mimarı Müjgan Özçay’ı alkışlıyorum. Saatlerce esprileriyle, güzel Türkçesiyle ortamı yönetti.
Ödül alanlar arasında duayen bestecimiz Yalçın Tura (d.1934) da vardı. Gökçen Koray gibi yıllar boyu opera korolarını çalıştırmış değerli müzikçimiz de vardı. Evet, salonu dolduran çocukların, gençlerin coşkusuna tanık olmak çok güzeldi. Sevda Cenap And Müzik Vakfı Dostluğun Sesi Korosu ayrıcalıklıydı. Ve dinleyiciler arasında Masis Aram Gözbek’i görmek de güzeldi. Zira (bugün dağılmış olsalar da) onun koroları dünyamıza rengârenk bir ortam getirmişti.
SALİH CAN GEVREK BİFO’NUN SOLİSTİYDİ
Trafik kilitlenmiş ve konsere geç kalmıştım. En üst kata kadar çıkardılar, bölüm bitince buradan girersiniz, dediler. Bölüm yoktu ki baştan sona çeşitlemeleri içeren bir süit dinleyecektik. Konserin başlığı “Masalsı Yolculuk”tu. Orkestrayı şef Frantisek Macek yönetiyordu. Alexey Shor adlı 1970 doğumlu bir bestecinin yapıtı Türkiye’de ilk kez çalınıyordu. Neyse bir ara içeri kayabildim. Ve salondaki akustiğin o en arkada ne kadar güzel olduğunu da keşfettim. Sonra piyanisti kutlamaya gittiğimde Bilkent’te okuduğu yıllarda benim Zaman İçinde Müzik kitabımdan yararlandığını söylemesiyle mutlu oldum.
İDSO
İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nı da izledim geçen hafta. Murat Cem Orhan yönetiyordu. Konser başlamadan önce İlber Ortaylı ile bir afaki konuşma hazırlamıştı. Solist, orkestranın uzun süre kornocusu olmuş Altuğ Tekin’di. Pürüzsüz, su gibi akarcasına çalarken bir yerde durdu, şefin ve başkemancının kulağına bir şeyler söyledi ve sahneden ayrıldı. Bu da izleyiciler için bir muamma olarak kaldı.