'Enflasyonla mücadele' - Bir 'dejavu'
Ergin Yıldızoğlu
Son Köşe Yazıları

'Enflasyonla mücadele' - Bir 'dejavu'

10.06.2024 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

“Enflasyonla mücadele” programıyla ilgili tartışmaları izlerken, bende bir “dejavu” duygusu oluştu.

Türkiye, 1990’ların sonunda IMF ile yapılan anlaşma gereğince döviz kuruna dayalı bir dezenflasyon programı izlerken, köşemde, “bu programın, enflasyonla mücadele bir yana, ülke ekonomisinin dış dengelerini daha da bozacağını, Asya krizi tipi bir sarsıntı yaşayabileceğimizi” yazmıştım. Sonrasını biliyorsunuz: Enflasyon artmaya devam etti, derin bir resesyon yaşandı, işsizlik arttı, reel ücretler düştü, 70+ milyar dolar yabancı sermaye kaçtı. Ecevit’in koalisyon hükümeti çöktü, AKP ve siyasal İslamın iktidarının yolu, “süreç olarak faşizmin” önü açıldı. Bu krizin öncesinde bir büyük deprem felaketi, sonrasında da Afganistan ve Irak savaşları, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) vardı.

“Bugün”ün öncesinde de “doğal” felaketler (pandemi, deprem) var. Ortadoğu’da bir soykırım yaşanıyor, büyük güçler arası rekabet, vekâlet savaşları yoğun. Bunların ortasında yine büyük ölçüde döviz kuruna bağlı bir “dezenflasyon programı” izleniyor. O zaman piyasalara güven vermek için “ithal edilmiş bir aktör” Kemal Derviş vardı; ekonomiyi “toparlarken” hükümeti dağıttı. “Bugün” Mehmet Şimşek var.

İKİ YAKLAŞIM

“Bugün” enflasyonun nedenleri, mücadele araçlarıyla ilgili tartışmalara baktığımda iki yaklaşım dikkatimi çekiyor. Birincisine göre enflasyonun arkasında tüketici talebi var; ekonomi çok ısındı. Soğutmak gerekiyor. Böylece uluslararası piyasalara güven verilebilir, dış kaynak girişi sağlanabilir. Ekonomiye, mali piyasaların penceresinden bakan bu yaklaşım ücret artışlarının, kamu harcamalarının, hükümetin “yanlış” politikalarıyla hızlanan enflasyonu beslediğini iddia ediyor. Her iki alanda da tasarruf istiyor, faiz artışlarını yetersiz buluyor. Gelir dağılımı bu kadar bozulmuş, yoksullaşma bu kadar derinleşmiş, orta sınıf bu kadar zayıflamışken, ekonomiyi daraltmaya kalkmak ateşe benzin dökmeye benziyor. Mehmet Şimşek’in birinci yaklaşımı benimsediği anlaşılıyor. Ancak Şimşek’in bu yaklaşımı sonuna kadar götürmesi çok zor; karşısından, rejimi ayakta tutan siyasal İslamın kadro ve kurumlarını besleyen kurumlardan ve ilişkilerden oluşan yüksek bir duvar var.

Realiteyi çok daha iyi temsil eden, ikinci yaklaşıma göre bir “ücret fiyat sarmalı yok” (...) “ücret maliyetlerinin enflasyona katkısı düşük”. Şirket kârlarının katkısı yüksek. “Şirketler, hükümetin uyguladığı politikalar sonucu oluşan yüksek enflasyon ortamını kâr marjlarını artırmak için kullanıyorlar”. İkinci yaklaşım da açıklamaya “yanlış politikalardan”, enflasyona karşı düşük faiz “garipliğinden” başlıyor: Hükümet enflasyonla mücadele etmek gerekçesiyle faizleri indirince, döviz hızla tırmandı, ithal girdi fiyatları (maliyetleri) arttı. Şirketler (aslında piyasa yoğunluğu olan şirketler) kârlarını koruyabilmek için bu maliyet artışını, fiyatlara yansıtmaya başladılar, enflasyon hızlandı. İki yaklaşım da bu “yanlış politika” noktasında buluşuyorlar ama bu “yanlışın” ekonomi politiğini sorgulamıyorlar. Bu da bizi bu tartışmaların dışarıda bıraktığı “şey”e getiriyor.

Sınıflı toplumlarda ekonomik ve siyasi dinamikler, sorunlar ve çözümler, “ekonomik artığın” üretim, edinim ve değişim süreçleriyle ilişkilendirilmeden konuşulamaz. Kapitalist toplumda “ekonomik artık”, “artık-değere” dönüşür ve kâr, faiz, rant olarak bölüşülür. Bu üçlüden birinin payı artarsa diğerlerinin payı azalır.

“Yanlış” politika, (düşük faiz) rantın ve kârın payını artıracaktı ama bir bumerang etkisiyle döviz fiyatındaki artış üzerinden sanayi kârlarını olumsuz yönde etkiledi. Buna karşılık, “rant sektörü”, siyasal İslamın kadro ve kurumlarını, “kültürel sermayesini” (Bourdieu) besleyen süreçlerin içinde kritik bir öneme sahip olduğundan, devlet eliyle bu bumerang etkisinden korundu; korunmaya da devam edecek gibi görünüyor. Bugün, bunları (siyasi boyutu) değerlendirmeyen bir enflasyon tartışması gerçekçi çözüm önerileri üretemez.

“Dejavu” ama bu kez rejim; bir toplumsal harekete, “kültürel sermayeye” ve merkezileşmiş bir devlete, “süreç olarak faşizme” dayanıyor. Bu enflasyon da bu sürece ait bir olgu. Tarih kendini tekrarlamazmış ama bazen kafiyeyle konuşurmuş.

Yazarın Son Yazıları

Caligula, Trump, Musk üzerine spekülatif düşünceler

Amerikan toplumunda Roma İmparatorluğu’nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor.

Devamını Oku
25.06.2026
Versay’dan sonra yeni jeopolitik

7 Haziran 2026’da Versay Sarayı’nda ve Tahran’da eşzamanlı imzalanan 14 maddelik İslamabad Mutabakatı, İran-ABD savaşını resmen durdurdu

Devamını Oku
22.06.2026
Apartheid şimdi küresel

Sonuçta yeni Apartheid, duvarlarla değil, yaşamın dolaşımını düzenleyen görünmez mekanizmalarla kuruluyor. Bir tarafta sermaye, veri, mineraller ve su için sınırsız hareket; diğer tarafta insan için sınırlı hareket, sınırlı hak, sınırlı nefes. Küresel düzenin hakikati şu: Artık-değer çevrede üretiliyor, fakat yaşamın güvenliği merkezde korunuyor. Bu yüzden Apartheid artık küresel; sermayenin düzeni ise hem ekonomik hem biyopolitik hem de biyo-ırkçı.

Devamını Oku
18.06.2026
Buradan nereye?

Tren bu istasyona, Gezi Parkı, gar katliamı, “darbe”, mühürsüz oy pusulaları, İstanbul Belediye seçimleri hezimeti, tutuklamalar, gizli tanıklar, uydurma kanıtlar, büyük kitlesel mitinglerin yarattığı korku duraklarından geçerek geldi.

Devamını Oku
15.06.2026
Yaklaşan fırtınaya hazır mıyız?

Türkiye’de ağaçlar kesilmeye, ormanlar yakılmaya, su havzaları kurutulmaya gıda krizi derinleşmeye devam ediyor; toplumsal dokusunun örüntüsü çözülüyor. Bir yanda iklim sistemi çökerken öte yanda uluslararası düzen sarsılıyor. İki kriz aynı anda, aynı hızda derinleşiyor. Önümüzdeki 2-3 yol çok ama çok kritik! Bu gidiş içinde iyimser olmak olanaksız. Ülke adeta intihar ediyor!

Devamını Oku
11.06.2026
Süper El Nino’ya hazır mıyız?

İklim krizini hâlâ “gelecek kuşakların sorunu” sananları acı bir sürpriz bekliyor.

Devamını Oku
08.06.2026