Alev Coşkun

Politika, ekonomi ve duvara toslama

26 Kasım 2020 Perşembe

Siyasal liderler, özellikle ekonomik alanda konuşurlarken çok dikkat etmek zorundadırlar. Ekonomi alanı hassastır. Hele bizim gibi ülkelerde çok kırılgandır. Politikacı bilgiçlik taslarken, ülke ekonomisine zarar vermekten kaçınmak zorundadır.

Politik yaşamda hamaset, cesaret, yiğitlik unsurlarını taşıyan ve halk kesimlerini etkileyen söylemlere çok sık rastlanır.

Ancak içi boş, bilimden uzak, hamaset taşıyan konuşmaların geçerli olmadığı alan ekonomidir. Ekonomi; yalanı, bilim dışı önermeleri ve söylemleri kaldırmaz. Açıkçası bilimsel dayanaktan yoksun söylemler çok hassas olan ekonomik alanda ters etki yapar. Kamu yönetimi; bilgi, liyakat ve yeteneğe dayanmalıdır. Bu ilke özellikle ekonomi yönetimi için temel bir kuraldır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu temel ilkeyi özellikle son yıllarda alt-üst etti. Ekonomik alanlarla ilgili olarak; faiz, enflasyon, işsizlik ve istihdam konularında birbiri ile çelişen konuşmalar yaptı. Oysa piyasa ve ekonomik alan çok hassastır, böylesi konuşmalardan etkilenir.

Bu yazımızda özellikle faiz ve dalgalanan kurlar üzerinde durulacaktır. Bu girişten sonra, AKP’nin izlediği ekonomik politikaların temel çizgileri üzerinde özetle duralım.

İktidara geliş

2001 yılı ağustos ayında kurulan ve 3 Kasım 2002’de seçimlerden birinci parti çıkan AKP iktidara geldi.

Siyasal hedefi belliydi. Ancak, IMF ve dışa borçlu bir ekonomik yapı devralmıştı. IMF’ye ve diğer yabancı kaynaklara olan borçların ödenmesi için sorumluluk ve taahhüt altına girilmişti. Bu nedenle sıkı bir mali denetimin sürdürülmesine özen gösterildi.

Sonunda IMF’ye olan borçlar ödenmiş, enflasyon tek haneli rakamlarda tutulmuş ve “ekonomik istikrar” kabul edilir bir düzeye ulaşmıştı.

Üretim ekonomisi

Küreselleşmenin başladığı 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye kamuya dayalı üretim ekonomisini terk etmiştir. Turgut Özal’la başlayan, Tansu Çiller’le devam eden kamuya ait fabrikaların satılması AKP’nin ekonomi politikasının da temel ilkesi oldu.

O günden bugüne ekonomiden siyasete, hukuktan adalete ve güvenliğe kadar birçok alanda büyük değişimler yaşandı. AKP iktidarı, Türkiye’nin büyük ekonomik kamu kuruluşlarını, fabrikalarını, otellerini, limanlarını, enerji üretim tesislerini, elektrik ile doğalgaz dağıtım şebekelerini ve arazilerini yerli ve yabancı özel şirketlere sattı.

268 kuruluşta kamu payı sıfırlandı

2002 yılından bu yana 273 kuruluşta hisse senedi veya varlık satış- devir işlemleri yapıldı. Bu kuruluşlardan 268’inde kamu payı kalmadı. 1986 yılından AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına kadar 16 yıllık dönemde 8.2 milyar dolarlık özelleştirme yapılırken, 2002’den günümüze 18 yılda, 70 milyar doları aşan satış gerçekleştirildi.

Parçalayarak sattılar

AKP, iktidara gelir gelmez ilk önce ‘fabrika kuran fabrikaları’ elden çıkardı. 2003 yılında iki kamu şirketi, Ortadoğu ve Balkanlar’ın en büyük tezgâh üreticisi TAKSAN ile sanayi tesisi üretimi yapan GERKONSAN satıldı. Aynı yıl Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne ait limanlar, SEKA’nın kâğıt fabrikaları, özellikle ellerinde tuttukları kamu arazileri de satılarak sıfırlandı.

Büyük kamu işletmelerini parçalayarak elden çıkardılar. Türk Telekom, Tekel, Eti Bakır, Eti Krom, Eti Gümüş, şeker fabrikaları ve Sümerbank bu politikanın sonucunda satıldı.

Üreten kamu iktisadi kuruluşları elden çıkarılıyordu. Bu satışlardan elde edilen gelirin bir kısmı ile dış borç ödenirken asıl olarak yandaş şirketler ve müteahhitler güçlendirildi.

Bununla da yetinilmedi, yabancı şirketler finanstan enerjiye, sağlıktan eğitime ve gıdaya kadar birçok sektörde ağırlık ve etkisini artırdı. Bankacılık sektörünün yüzde 50’den fazlası, sigortacılık sektörünün yüzde 70’ten fazlası yabancıların denetimine geçti. Yabancı payı, ilaç sektöründe yüzde 70, akaryakıt dağıtımında yüzde 70, doğalgaz ve elektrik dağıtımında sıfırdan yüzde 20 düzeyine çıktı.

Tarihe geçecek

Bununla da yetinilmedi, Samsun ve Bandırma limanları, Tekel’in Çamaltı ve Ayvalık tuzlaları ile birçok elektrik dağıtım kuruluşları satıldı.

Özetle bir yandan dünyadaki genel politik ortam, öte yandan denetimli mali politika ve üretime dayalı fabrika ve kuruluşların satışından elde edilen yüksek gelir, AKP siyasal iktidarına göreceli rahat bir ekonomik alan ve ortam yarattı. AKP, Cumhuriyet’in 80 yıllık birikimlerini satıyor, har vurup harman savuruyordu.

AKP,Cumhuriyet’in 80 yıllık kazanımlarını satan bir siyasi parti olarak tarihe geçecektir.

"Türkiye’de Süleyman Demirel, Turgut Özal dahil bütün sağcı iktidarlar Başkanlık Sistemi’ni kurmak istediler. Bu isteği AKP gerçekleştirdi. Ancak kurulan sistem; dünyada bir örneği olmayan, hukuk devleti ve demokrasi ilkelerine aykırı, kuvvetler ayrılığı kuralını tahrip eden bir sistemdi. Açıkçası “ucube” bir modeldi ve seçilen kim olursa olsun, onu “tek adamlığa”, “otoriterliğe” yöneltecek unsurları olan bir sistemdi. Parlamenter demokratik sistemde siyasal yaşamın unsurları göreceli olarak alanlara ayrılmıştı. Özellikle ekonomi ve maliye, konuyla ilgili uzmanlık alanından gelen deneyimli bakanların sorumluluğu ve denetimindeydi."

Varlık fonu

AKP döneminde 125 büyük özelleştirme yapıldı. Diğer küçük özelleştirmelerle birlikte toplam 70 milyar dolara yakın gelir elde edildi. 80 yılda elde edilen Cumhuriyet eserleri 10 yılda satılarak açıklar kapatılmaya çalışıldı ama buna rağmen Türkiye’nin iki yakası bir araya gelmedi. Geçen 10 yılda 170 milyar doları aşan bütçe açığı verildi.

Yükseliş ve düşüş

Nasıl yerçekimi kuralına göre cisimler bırakıldığında yere düşüyorsa, siyasal sistemde iktidara gelen parti de bir süre sonra yıpranıp grafik eğrisinde başını aşağıya doğru sarkıtmak zorunda kalmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı sisteminin kabul edilmesiyle başladı

Türkiye’de Süleyman Demirel, Turgut Özal dahil bütün sağcı iktidarlar Başkanlık Sistemi’ni kurmak istediler. Bu isteği AKP gerçekleştirdi. Ancak kurulan sistem, dünyada bir örneği olmayan, hukuk devleti ve demokrasi ilkelerine aykırı, kuvvetler ayrılığı kuralını tahrip eden bir sistemdi. Açıkçası “ucube” bir modeldi ve seçilen kim olursa olsun, onu “tek adamlığa”, “otoriterliğe” yöneltecek unsurları olan bir sistemdi.

Parlamenter demokratik sistemde siyasal yaşamın unsurları göreceli olarak alanlara ayrılmıştı. Özellikle ekonomi ve maliye, konuyla ilgili uzmanlık alanından gelen deneyimli bakanların sorumluluğu ve denetimindeydi.

21 Ocak 2017 tarihinde yapılan anayasa değişikliği ile kabul edilen “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nde bütün yetkileri tek adamda toplandı. Erdoğan konuşmalarında, “Benim asıl mesleğim ‘ekonomi’dir. Ben ekonomistim” demeye başladı. Bu yetmedi, ideolojik olarak iç benliklerinde yer etmiş olan “faiz” konusunu gündeme getirmeye başladı.

Faiz ve enflasyon

Faiz, ekonomi biliminde kısaca şöyle tanımlanıyor: “Belli miktardaki bir paranın, iade şartı ile belli bir zaman kullanılmasına karşılık verilen paraya, kiraya faiz denir.”

Enflasyon ise şöyle tanımlanıyor: “Fiat düzeyinin sürekli artması ve para değerinin düşmesi.”

Erdoğan, bu konuları çok iyi bilen bir “uzman” olduğunu belirten konuşmalar yapıyordu. Tüm televizyon konuşmalarında ünlü “Faiz sebep, enflasyon neticedir” sloganını yinelemeye başladı.

Oysa günümüz karmaşık mali ve ekonomik yaşamında, konular böylesine basit formüllerle çözümlenemez. Maliye ve ekonomi alanı ve konuları günümüzde çok boyutludur.

Örneğin Erdoğan’ın ileriye sürdüğü tezin tersi de geçerlidir. Şöyle ki; “Enflasyon yükselirse buna dayalı olarak döviz fiyatları da yükselir, denge kurmak için faizlerin artırılması kaçınılmazdır.”

Günümüz ekonomi dünyası çok karmaşıktır. Enflasyonu etkileyen tek değil, onlarca faktör vardır. Aynı döviz yükselmelerini ve faizin yükselmesini etkileyen onlarca faktör olduğu gibi.

Ama Erdoğan bu ideolojik “faiz” saplantısından kurtulamadı.

Siyasal liderler, özellikle ekonomik alanda konuşurlarken çok dikkat etmek zorundadırlar. Ekonomi alanı hassastır. Hele bizim gibi ülkelerde çok kırılgandır. Politikacı bilgiçlik taslarken, ülke ekonomisine zarar vermekten kaçınmak zorundadır.

Konu, tespit ettiğimiz kadarıyla ilk kez yurtdışında, Erdoğan’ın 15 Mayıs 2018’de Londra ziyareti sırasında Bloomberg International’a verdiği bir söyleşide ortaya çıktı. Orada, “Sebep- netice ilişkisine baktığımız zaman; faiz sebep, enflasyon neticedir” dedi. O gün 4.33 olan dolar ertesi gün 4.41 ve mayıs ayında 4.47’ye yükseldi.

Bu söylem o derece ileriye gitti ki, 2015 tarihinden bugüne Merkez Bankası beş yıldır, siyasal iktidarın gündeminden düşmüyor.

Örneğin, 17 Mart 2015 tarihinde Erdoğan, “Faiz işsizliğe neden oluyor” diyerek Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’ya yüklendi. Sonunda Merkez Bankası başkanı değiştirildi ve 2016 yılında Başçı yerine göreve Murat Çetinkaya getirildi.

Çetinkaya, üç yıl kadar dayanabildi. Yine faiz tartışması ve uygulamaları nedeniyle görevden alındı ve yerine 2019’da yardımcısı Murat Uysal getirildi.

Murat Uysal’ın görev süresi çok kısa sürdü ve 7 Kasım 2020’de Murat Uysal da görevinden alındı. Yerine Naci Ağbal getirildi.

Merkez bankaları, Avrupa’nın demokratik ülkelerinde bağımsız kuruluşlardır. Siyasal iktidarlar, fiyat istikrarını sağlayan bu kuruluşların başkanlarını değiştirmezler.

Bugünkü yazımızda, genel olarak AKP’nin ekonomi politikaları ve faiz-enflasyon konularına değindik. Yarın, Merkez Bankası politika faizinin yükseliş ve indirilişinin ekonomiye etkileri tablolar verilerek incelenecektir. 

DEVAM EDECEK


Yazarın Son Yazıları

Kamu Yönetimi ve F. Altun 10 Aralık 2020
Atatürk ve Cumhuriyet 29 Ekim 2020
CHP 101 YAŞINDA 9 Eylül 2020